Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

En büyük devrim aşktır

En büyük devrim aşktır

Bunu müşteri toplamak için yazmadığımı bildiğinizi ümit etmek isterim.

Böyle düşünmediğinizi düşünmeme yol açacak kaş göz hareketleriniz beni üzer.

Bu tür bilgileri başka bir yerde bulamazsınız, çünkü kimse sahip olmadığı bir bilgiyi paylaşamaz.

Bunu yapanlar olduğunu biliyoruz. Yani bilmediği meseleleri, biliyormuş gibi yapıp bir de üstüne sizi cahil yerine koyanların olduğunu!

Dert değil. Onlarla aynı dünyayı paylaşabiliriz, zaten paylaşıyoruz da ve hiçbirini bu nedenle mahkemeye vermeye de niyetim yok.

Gerçi avukatlarımın isimlerini buraya yazsam hepsi kaçacak delik arar ama ben öyle birisi değilim.

Okuduğunuz gibi acayip bir yazı girişi oldu.

Rahmetli Mehmet Ali Kışlalı’nın bana hep öğütlediği gibi “ıslak” bir giriş!

Eskiden yazdıklarımı sadece edebiyat hocalarım okurdu.

Tost ve ayran karşılığı, “gündüzlülere” kompozisyon ödevi yazmışlığım da var ama o yarı amatör bir durumdu.

“Gündüzlüler”, biz yatılı okul çocuklarının anlayabileceği bir kavram.

Size ne kadar tuhaf gelir bilmiyorum ama bunlar sabah okula gelip, akşam üstü evine dönen bir öğrenci türüydü. Acayip bir canlı türü!

Aralarında benim gibi “dört gözler” de vardı ama biz sabah da okulda olurduk, gece de okulda yatardık ve annelerimizi, babalarımızı, kardeşlerimizi görmemiz için uzun bayram ve sömestre tatilleri gerekirdi.

Yani biz daha “tough guys” idik ama o yıllarda liberal ithalat rejimi başlamadığı için Jack içmemiz gerektiğini de bilmiyor, bildiğiniz ayranla idare ediyorduk.

Her neyse, bu meslekte nasıl yazmam gerektiğini Mehmet Ali Ağabeyden öğrendim.

Nitekim bu yazının girişini değerlendirelim, bakalım ne kadar “ıslak”!

Her şey var: Konunun ne olduğu ile ilgili bir fikir vermiyor olmakla birlikte merak uyandırıyor, bir bilgi vereceğine ilişkin vaat içeriyor, tehditkâr ancak uzlaşmaya da açık ve kısmen samimi.

“Ay sıkıldık, ne söyleyeceksen söyle artık” dediğinizi de duyar gibiyim ve okey, konuya gireceğim tabii.

Olay, bugün genel olarak “Dünya” diye isimlendirilen ancak evrende küçücük bir nokta sayılması lazım gelen Samanyolu galaksisi içinde, yani onca büyüklük içinde oransal olarak atom altı parçacığından bile küçük sayılması lazım gelen, zerre büyüklüğündeki bir gezegende geçiyor.

Bilmiyorum uzaya gönderilen teleskopların gönderdiği son görüntüleri izlediniz mi?

Benim hayranlıkla izlediğim son görüntülerde 2,5 milyar ışık yılı uzaklıktaki iki galaksinin (ki ikisi de Samanyolu’nun 30 – 40 katı büyüklüğündeydi) çarpıştığını gösteren görüntülerdi.

Yani olay 2,5 milyar ışık yılı önce gerçekleşip, bitmiş ancak bize ışığı yeni geldiği ve teleskoplarımız onları şimdi gördüğü için öğrendiğimiz bir durum bu.

Ne garip değil mi?

Belki de şu anda bu küçük mavi küremizi gözleyen başka alemlerin teleskopları da küresel ısınma, Putin, Zelenski, Biden, Kim Jong derken yok oluverdiğimizi gözlüyor bile olabilirler.

Ve hayır, “dünya liderimiz” bu konuya müdahil olabilecek kadar “dünya lideri” sayılmaz.

Yani sonuç olarak bizim çocukluğumuzda söylendiği gibi “hayat kısa, değmez bir kıza”!

Böyle söylenirdi ama öğlen arasında her birimiz için çok özel olan “o kızın” yanında kantine kadar yürüyebilmek için sağ kolumuzu bile feda edebilirdik.

Takdir edersiniz ki hepsi “gündüzlü” idi.

“Bütün servetimi harcarım” dediğimi Bekir, Hüseyin filan duymuştur ama ne harcayacak servetim vardı ne de o derin yeşil gözler, benim sıska sivilceli suratıma kilitlenip kalıyordu.

Nuray’dan söz ediyorum, siz tanımazsınız, muhtemelen o da kendisinden söz ettiğimi ve o yıllarda olmayan servetimi onun için feda etmeye hazır olduğumu hâlâ bilmiyor.

Sıkıntı yok, gördüğünüz gibi bununla yaşayabildim.

Evrenin onca sonsuzluğu içinde, benim kısacık hayatımın çok daha kısa bir bölümünün bende bıraktığı ize bakar mısınız?

Mehmet Güreli’nin “Kimse Bilmez” şarkısında sorduğu soru geliyor aklıma:

“Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Kimse bilmez, kimse bilmez”

James Webb teleskobunun gönderdiği görüntülere bakarken uzayın derinliklerinde büyük bir havai fişek gösterisinin sürüp gitmekte olduğunu düşünüyoruz ama o büyüklük içinde aslında ne kadar küçücük kaldığımızı fark ediyor muyuz bilmiyorum.

Acaba, özellikle bizleri yönetenler dahil olmak üzere kendisini dev aynasında gören, küçük dağları yaratmış havalarda gezinenleri düzenli olarak bu görüntüleri izlemeye zorlasak işe yarar mıydı?

Yıllar önce Bilim Tarihi Araştırmaları dergisinde, uzaya çıkan ilk insan olan Yuri Gagarin’in de yazarlarından biri olduğu bir kitabın özetini okumuştum.

Yuri Gagarin, benim çocukluk kahramanlarımın en önde gideniydi.
Tarihte ilk kez 12 Nisan 1961 tarihinde bir araç Dünya’nın yerçekiminden kurtuldu ve o aracın kozmonotu Yuri Gagarin yeryüzünden 302 kilometre yüksekte, saatte 18 bin mil hızla 108 dakika boyunca dünyanın çevresinde dolaştı.
Gagarin’in kitabında ilginç bir bölüm var: “Duyumsal yoksunluk”
Bir başka kozmonot Valentina Tereshkova, uzaya çıktığında kendisini “canlı” tutan şeyin, uzay aracı ile yer istasyonu arasındaki radyo bağlantısından gelen sesler olduğunu anlatıyor.
Olağan koşullarda “duyumsal yoksunluk” bir insan için mümkün olamayan bir şey.. Gözlerimizle her an yüzlerce “şey” görüyor, birçok ses işitiyor, dokunuyor, değişik tatlar ve kokular alıyoruz.

İstesek de istemesek de bunlar oluyor.

Deyim yerindeyse bir bölümüne maruz kalıyoruz, bir bölümünü bizzat kendimiz seçiyoruz.

Gözümüzün önünden her an birçok görüntü geçip gidiyor, sesler işitiyoruz, iletişim kuruyoruz, dokunuyoruz, sürekli olarak bir şeyler hissediyoruz.

Bunlar yaşadığımızı bir kez daha kavramamıza neden oluyor, algımızı ve ilgimizi açık tutuyor.

Köpekler üzerine deneylerinden hatırlayacağınız Rus bilim adamı Ivan Pavlov, geçirdiği bir kaza sonucu bir gözü ve bir kulağı dışında tüm duyu organlarını kaybetmiş bir hastayı gözlemlemiş ve hastanın bu duyu organlarını kapar kapamaz uyku haline geçtiğini tespit etmiş.
Bu, uzay psikolojisinde de kullanılan bir kavram.

Beyne çevreden herhangi bir uyarının gelmemesi durumunu anlatıyor ki, bu uzay yolculuklarında çok mümkün olabilecek bir durum.

Zifiri karanlık bir ortamda yıldızlar, hiç batmayan kırmızı bir güneş, atmosferi geçip makineler de durunca mutlak bir sessizlik.
Böyle bir durumda astronotun uykuya dalmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor bilim adamları.

Ve bunu önlemek için yer istasyonuyla kesilmeyen bir bağlantıya, bağlantı kesildiğinde de müzik yayını gibi “uyarıcılara” ihtiyaç olduğunu okudum.
Hiçbirimiz astronot değiliz, bu yazıyı okuyanlardan birinin bir astronot olarak uzaya çıkma olasılığı ise oldukça düşük olmalı.

Bu yüzden şanslı sayılabiliriz diye düşünürken Edip Cansever’in bir dizesini hatırladım:
“Aşk iyidir bak

Duyumunu artırır insanın…”
İş hayatında zaman zaman karşılaştığım; çelik, tel kablo ve camdan yapılmış robotlara benzettiğim bazı insanların, “duyumsuz” olmalarının nedeni acaba aşk gibi bir uyarıcıyla hiç karşılaşmamış olmaları mı diye düşünmeden edemedim.

Âşık olduğunuzda çevrenizde olup bitenlere ilginiz daha açık olur.

Çalan bir şarkı, sizi bulunduğunuz ortamdan alıp bir hayal diyarına sürükleyebilir.

Normalde saatlerce baksanız bir şey anlayamayacağınız bir modern resme, âşık iken bakarsanız içinizde bir yerleri kıpırdatacak bir detayı kolayca bulabilirsiniz.
Kısacası yaşadığınızı hissedersiniz.

Hayatın her aşamasında karşılaştığınız şeye bir anlam yüklersiniz.

Algınız açık olur, normal zamanda hiç ilgilenmeyeceğiniz bir durumla karşılaşmak bile duygularınızı harekete geçirir.

Âşık olmak, her şeyden önce yaşama karşı yeni bir tepki vermemizi sağlayan ve bunun etkisiyle canlı bir değişimle sonuçlanan bir süreçtir.
Daha önce defalarca gördüğü bir manzaranın bile anlamı değişir, daha önce hiç fark etmediği güzel kokuları algılamaya başlar.
Âşık olduğu kişiyle paylaştığı her şeyin ve her durumun özel olduğunu duyumsar: Daha önce aynı şeyleri defalarca tekrarlamış ve yapmış olmasına rağmen.
Aşk, insanın yaşam “çakralarının” açılmasını sağlayan bir rol oynar.

“Hayatta en büyük devrim, aşktır” demişti çok kıskandığım yazarlardan biri olan Saramago!

İnsanlığı değiştiren büyük devrimler içinde en önemlisi!

——————————–