Beşiktaş Kaymakamlığı, Zorlu PSM’de düzenlenmesi planlanan iki konseri yasakladı.
Bununla da kalmadı, gösteri merkezindeki tüm gösterileri iki gün süreyle yasakladı.
Sadece iki konseri verecek grupları değil, o merkezde performanslarını icra edecek tüm sanatçıları ve izleyicilerini de cezalandırdı.
Kaymakamlığın açıklamasına göre konserlerin yasaklanmasının nedeni konserlerin “Toplumsal değerlerimizle bağdaşmaması nedeniyle birçok toplum kesiminin gösterdiği tepki”!
Bu “birçok toplum kesimi” kimlermiş diye sormaya gerek yok, söylemiyorlar da zaten.
Bir konserin, tiyatro oyununun, kitabın ya da serginin “toplumsal değerlerle bağdaşmaması nedeniyle yasaklanması” yeni bir şey değil.
Neyin izlenip, neyin izlenemeyeceğine devlet otoritesinin karar verdiği rejimler, otoriter ya da düpedüz faşist diktatörlüklerdir.
Türkiye’ye de böyle bir rejim dayatılıyor.
“Toplumsal değerler” kavramı son derece muğlak ve kişinin siyasi ve ideolojik eğilimlerine göre sınırları ve tanımı değişebilecek bir kavram.
Otoriterlikten sıkılıp, biraz daha “totaliter” olmaya heves eden bizimki gibi rejimler için de son derece elverişli, kullanışlı bir kavram bu.
Buna dayanarak vatandaşların neyi düşünebileceğine, nasıl yaşamak zorunda olacağına karar verilebiliyor çünkü.
“Birçok toplum kesimi” gibi tanımlanması son derece muğlak bir grup insan da bu işin gerekçesi olabiliyor.
“Bir toplum kesimi” konseri kendi anlayışına uygun bulmuyorsa, sorunu çözmenin yolu yasaklamak değil, o “toplum kesiminin” gidip o konseri izlememesidir.
İnsanları silahla tehdit edip konserlere zorla götürmüyorlar ki.
“Bir grup insan” istemezse diye yola çıktığınızda oyunları, konserleri, sergileri vs. yasaklamak mümkün olabiliyor ve bu iş elbette orada da durmuyor.
Bunların saldırganlaşması bile LeMan idarehanesinin basılması olayında olduğu gibi hoş görülüyor hatta saldırganlıklarını polis koruması altında gerçekleştirebilmelerinin zemini yaratılıyor.
Bir grup insanın istemediği bir şeyi başka bir grup insanın isteyebileceği de umurlarında değil tabii.
Çünkü belli ki Hayvanlar Çiftliği’nde olduğu gibi bütün hayvanlar eşit ama bazıları daha eşit!
Orwell gerçekten uzak görüşlü bir yazarmış, taa o yıllardan bugünün Türkiye’sini görmüş belli ki.
Kurmak istedikleri baskıcı rejim ağlarını sadece bu tür idari kararlarla örmüyor.
Mahkeme kararları ile de bu baskıcı rejimin Anayasa’ya açıkça aykırı da olsa hukuki çerçevesini kurmaya çalışıyorlar.
Manifest grubunun “hükmün açıklanması ertelenerek” hapse mahkûm edilmesi bunun bir örneği.
Mabel Matiz’in başına gelenler, Murat Övüç’ü tutuklama kararında kullanılan ifadeler, Anadolu’nun dört bir yanında tiyatro oyunlarının, festivallerin yasaklanmasının arkasında da bu yatıyor.
Şimdilik bir yaşam biçimi dayatamıyorlar belki ama sinsi bir planla insanların yaşam alanlarına ve haklarına tecavüz ediyorlar.
———————————
İthal ikamesine çeyrek var!
İTO Başkanı Şekib Avdagiç, Türk vatandaşlarının yurtdışı harcamalarındaki yükselişe dikkat çekti.
Avdagiç, bu talebi yurt içinde tutacak politikaların geliştirilmesini istedi.
Hükümet bunu nasıl yapacak?
Kredi kartlarının yurtdışı harcamalarına kapatılması akıllarına gelmiş midir acaba?
Bir dönem sadece Türkiye’de geçerli kredi kartları vardı, bana sanki yüzyıl öncesinde kalmış gibi geliyor ama en fazla 40 yıl kadar oldu sanıyorum.
Biliyorsunuz yurtdışındaki alışveriş sitelerinden ucuz mal satın alınmasını engellenmesini isteyen ve bunda başarılı olan da yine Şekib Bey idi.
Durumu biraz eşeğini dövemediği için semerini döven adama benziyor.
Ticaret erbabının bugün yaşadığı sıkıntıların esas nedenini söyleyemiyor, onun yerine neredeyse elli yıl geride kalmış tedbirleri istiyor.
Bunun bir adım ilerisinin “ithal ikamesi” olacağını da bugünden söyleyebilirim.
“Nasıl olsa 1950 öncesindeki tek parti dönemine döndük, ekonomide de o yıllara dönelim” diye mi düşünüyor acaba?
——————————-
