Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Kim seçilirse seçilsin, Altıncı Kural’ı unutmasın!

Kim seçilirse seçilsin, Altıncı Kural’ı unutmasın!

Çocukluk anılarımın içinde çok özel öneme sahip birkaç yer var.

Doğal olarak çoğu Antalya ile ilgili.

Ama bunların içinde bir tanesi var ki diğerlerinden biraz daha öne çıkıyor: Aspendos Tiyatrosu!

Orayı benim için özel yapan şey Aspendos Tiyatrosu’nda seyrettiğim tiyatro oyunlarıdır.

O yıllarda festival zamanı Ankara Devlet Tiyatrosu, Aspendos’ta yılda bir kere Yunan tragedyalarından birini oynardı.

Çoluk çocuk otomobillere doluşur, pikniğe gider gibi tiyatro izlemeye giderdik.

Aspendos’un taşları üzerine kilimler serilir, evde hazırlanan kuru yiyecekler yenilerek oyunun başlaması beklenirdi.

O yıllarda Türkiye daha bu kadar lümpenleşmemişti.

“Piknik”, mangal yakılıp et ya da sucuk cızırdatılan, ortalığın dumana boğulduğu bir eğlence biçimi değildi.

Piknikte, kuru yiyecekler yemek adetti. Kuru köfte, haşlanmış yumurta, zeytinyağlı yaprak sarma ya da biber dolma, börekler, tatlı – tuzlu kurabiyeler gibi kuru yiyecekler yenilir, çay evde demlenip, termos ile taşınırdı.

Çünkü esasen piknik, kentlilere özgü bir adettir.

Kentin kalabalık ve betonundan bunalan insanların, doğada huzur arayışlarından kaynaklanır.

Köylü hayatında pikniğe gitmeye gerek yoktur, hayat, zaten o doğanın tam ortasında geçer.

Köyden kente göç edip, kentlileşmeyi de başaramayanların toplumsal kültürümüze bir armağanıdır, piknikte ateş yakıp, üzerinde et pişirmek ya da çay demlemek.

Her neyse, lafı uzattım, oyunun başlaması “beklenirdi” derken gerçekten beklenirdi. Önlerde yer kapabilmek için öğlene doğru yola çıkılır ancak oyunun başlaması için havanın kararması gerekirdi. Neresinden baksanız 7 – 8 saatlik bir bekleme süresinden söz ediyorum.

Rahatına düşkün olanlar nasıl beceriyorlarsa pijamalarını da giyerler, oyunu öyle beklerlerdi. Oyun başlamadan hemen önce olayın ciddiyeti göz önüne alınır ve daha özenli kılıklara dönülürdü.

Aspendos’ta seyrettiğim Kral Oedipus da neredeyse sahne sahne gözümün önünde.

11 – 12 yaşlarındaki bir çocuktum, hayır babamla bir alıp veremediğim yoktu, ama büyülenmiştim.

Oedipus’un başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir, hepsini anlatırdım ama kafanızı karıştırmak istemem.

Düşünün ben bir de çocuktum bu hikâyeyi çözmeye çalıştığımda!

Her neyse, olayın günümüzü ilgilendiren yönüne geliyorum.

Yedi kapılı Teb kentinin yakınlarına çiğ et yiyen bir sfenks yerleşmiş ve gelen geçeni durdurup, her birine aynı bilmeceyi soruyordu.

Bilmeceyi kimse çözemediği için Sfenks’in hayli şişmanlamış ve irileşmiş olduğunu da varsayabiliriz.

Oedipus, lanetlenmiş bir çocuk olduğunu bilmeden, Delphi kenti yakınlarında kendisine kırbaçla vuran bir yaşlı adamı öldürdükten sonra yolu Teb’e düşer,

Sfenks bilmecesini ona da sorar:

“O hangi yaratıktır ki bir süre dört ayak üzerinde, bir süre iki, bir süre de üç ayakla yürür ve ayakları en çok olduğu zaman en güçsüz haldedir?”

Kader ağlarını örmektedir. Oedipus bilmecenin yanıtını bulur: İnsan!

İnsan, çocukluğunda dört ayağı üzerindedir, emekler; daha sonra da iki ayağı üzerinde yürür; nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanarak üç ayaklı olur.

Sfenks sorusunun böylece kolay çözülmesine sinir olur ve intihar eder.

Teb kentinin sakinleri kurtarıcılarını alkışlar, onu kral yapar ve kraliçe ile evlendirirler.

Böylece Oidipus, annesi olduğunu bilmediği Iokaste ile evlenmiştir. Delphi’de öldürdüğü adam da tanımadığı öz babasından başkası değildir. Karısı olan öz annesinden, iki oğlu, iki kızı olur. İki erkek kardeş, iki kız kardeş de diyebilirsiniz tabii.

Böyle durumlarda hikâyenin sonunu söylemek yakışık almaz, ben de öyle yapacağım.

Tabii bu tablo geleneksel Türk aile değerleriyle bağdaşmıyor ama Esra Erol ile Müge Anlı’nın programlarını izlerken Sofokles’i rahmetle anıyorum ve bu çağa göre biraz “mahcup” buluyorum.

Müslüman olmayanlara da öldüklerinde “rahmet dilediğim” için Türkçe bilmemek, halkın dini değerlerine sahip olmamakla eleştirildiğim de oluyor.

Sanırım bu kez bana kızmazlar çünkü Sofokles hayattayken, Allah mesajını yeryüzüne iletmesi için henüz bir peygamber görevlendirmemişti.

İnsanların peygamberlerle tanışması çok daha sonraki yıllara denk geliyor.

Homo Sapiens, dünya yüzünde Milattan Önce 350 bin yıllarından beri var. Dinlerin ortaya çıkışının MÖ 40 – 50 bin yılları arasında olduğu tahmin ediliyor.

Hazreti İbrahim MÖ 2000, Hz. Musa MÖ 1500’lerde insanlığın karşısına çıkıyor.

Kaldı ki aynı yıllarda yaşamış olsalardı bile Sofokles’in, Hz. Musa’nın getirdiği mesajı duyabilmesine dönemin haberleşme koşulları dikkate alınırsa olanak yoktu.

Bize bütün bunları niye anlattın diyecek olursanız bunun nedeni lafı “tragedyalara” getirmek istememdir.

Tragedyalar, istediklerini elde edemeyen insanların öyküleridir.

Ama istediğini elde edemeyen her insanın hikayesinden bir tragedya çıkarmak da mümkün olmaz.

Böylelerinden olsa olsa komedi ya da “incelikten yoksun güldürü” fars çıkar ki o kahramanları nerede görsek tanırız.

Bu yazım seçim yasakları içinde basılmış olan bu gazetede yayımlandığı için isim vermeyeceğim. Gazetenin toplatılmasını ve içindeki çok değerli yazıların okunmadan Adliye deposuna kaldırılmasını hiçbirimiz istemeyiz.

Bu seçim kendisini çok önemli zanneden birileri açısından böyle geçti.

Tragedya kahramanı bile olamadılar, tarihte bir fars kahramanı kadar iz bırakmış olacaklar.

Paul Auster’in “Yazı Odasında Yolculuklar” isimli romanında bir sözün altını çizmiştim:

“Uzayın merkezden uzak noktalarından seyredildiğinde, yeryüzü bir toz zerresinden daha büyük değildir. Bundan sonra bir daha yazılarında insanlık sözcüğünü kullanırsan bunu hatırla.” (Can Yayınları, Çeviren: Taciser Ulaş Belge.)

Bu satırları okurken, bunun romanın içine “benim için sokuşturulmuş” bir tür mesaj olduğunu düşünmüştüm. Altını çizmemin nedeni bu.

Gazetecilik mesleğine girdiğimden bugüne geçen süre yarım yüzyıla dayandı.

Bu süre içinde kendisini Türkiye’nin kaderindeki en önemli oyuncu zanneden o kadar çok insan gördüm ki şu anda isimlerini bile hatırlamıyoruz.

Gazeteciliğe başladığımda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’tü, o sıfatı taşıyan 6 kişi daha gördüm.

Yankı Dergisi’nin kapısından girdiğimde Sadi Irmak Başbakan idi, o sıfatı haiz 14 kişi daha sayabilirim ki bazıları ikişer üçer kez Başbakan oldular.

Yer yüzü bir toz zerresi ise bizim bu cennet vatanımız o toz zerresinin kaçta kaçı, elinde hesap makinesi olanlar kolayca hesaplayabilirler: 510,1 milyon kilometre kareyi 783 bin 562’ye bölmeleri yeterli.

Kendisini “büyük adam” zannedenlerin bu rakamları arada bir de olsa hatırlamalarında yarar var.

Rosamund Stone Zander ve Benjamin Zander’in “Sınırsız Düşünün Hayatınız Değişsin” (Boyner Yayınları, Çeviren: Nurettin Elhüseyni.) isimli kitabında okuduğum bir öyküyle bitireyim:

İki başbakan bir odada oturmuş devlet işlerini görüşürlerken odaya neredeyse inme geçirecek bir öfkeyle bağırıp, çağırarak bir adam dalar. Bir yandan ayaklarıyla yeri dövmekte, diğer yandan da masayı yumruklamaktadır.

Ev sahibi başbakan onu uyarır. “Peter” der, “ne olur altıncı kuralı hatırla.”

Bunun üzerine Peter aniden sakinleşir, özür diler ve odadan çıkar.

Politikacılar yeniden sohbetlerine dönerler ama 20 dakika sonra çılgınca el kol hareketleri yapan ve saçları havada uçuşan bir kadının içeri girmesiyle konuşmaları tekrar bölünür.

Bu davetsiz misafir de aynı sözlerle karşılanır. “Marie, altıncı kuralı hatırla lütfen.”
Kadın sakinleşir, odaya tam bir sükûnet çöker ve kadın özür dileyerek odadan çıkar.

Aynı sahne üçüncü kez tekrarlanınca konuk başbakan meslektaşına sorar:

“Aziz dostum, hayatımda bir sürü şey gördüm, ama bunun kadar çarpıcı olanına hiç rastlamadım. Bir sakıncası yoksa şu altıncı kuralın sırrını benimle paylaşır mısın?”
“Elbette” diye karşılık verir ev sahibi başbakan; “Altıncı kural ‘Kendini bu kadar ciddiye alma’ demektir.”
“Ya” der konuk başbakan, “güzel bir kural bu.”
Ardından sorar: “Merak ettim, ilk beş kural nedir?”
Başbakan yanıtlar: “Başka kural yok.”

———————