Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Kişisel kin, hukuktan üstün müdür?

Kişisel kin, hukuktan üstün müdür?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çalışma masasının üzerinde biriken evrak sayısının hayli fazla olduğunu tahmin etmek zor değil.

Alaturka Başkanlık Sistemi’ne geçildiğinden beri yürütme organının bütün işlerini tek başına yürütüyor.

Atama ve görevden alma kararlarını, kararnameleri, yeni yayınlanacak kanunları, yeni yönetmelikleri, bunlarda yapılacak düzeltmeleri imzalıyor.

Ve bugüne kadar da bu durumdan şikâyet ettiğine tanık olmadık.

Demek ki o evrakların hepsine yetişecek kadar zaman bulabiliyor. Kendisi memlekette olmadığı zamanlarda da aynı görevi yerine getirebilecek bir yardımcısı da var.

Bu yılın başında Adalet Bakanlığı sürekli hastalık ve kocama halleri bulunan hükümlülerin durumlarının tespit edilmesi için bir genelge yayınladı.

Adli Tıp, bu durumdaki mahkumları inceledi ve bazılarının “kocama hali bulunduğunu”, bazılarının da “kronik hastalık” sorunu yaşadıklarını tespit etti.

Adli Tıp’ın kronik hastalık ve kocama hali tespit ettiği mahkumlar arasında 28 Şubat Davası’ndan hüküm giyen eski generaller de var: Çetin Doğan (83), Fevzi Türkeri (82), Yıldırım Türker (82), Cevat Temel Özkaynak (78), Erol Özkasnak (77).

Adli Tıp raporlarına göre bu kişiler cezaevinde tek başlarına yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmayan kişiler.

Ve kanunlarımıza göre bu durumdaki kişilerin cezaevlerinde tutulmamaları gerekiyor.

Bunun için de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz konusu kararı imzalaması gerekli.

Barış Terkoğlu, bir ay önce Cumhurbaşkanı’nın önünde bulunan dosyaları imzalamaktan imtina ettiğini yazmıştı.

Ağustos ayına geldik, bu kararları hala imzalamadı.

Oysa Hizbullahçı Mehmet Emin Alpsoy (71), Saadet Partili sandık görevlilerini katleden Hacı Sülük (75) hakkındaki kararları imzalamakta tereddüt etmemişti.

Buradan anlıyoruz ki Cumhurbaşkanı için hukuki durumlar değil, kim olduğunuz önemli.

Belli ki 28 Şubat mahkumlarına kin besliyor, onları cezaevinde tutmakta kararlı.

Kimin ne kadar yaşayacağını elbette kimse bilmiyor.

Yaşamını cezaevinde kendi başına sürdüremeyecekleri tıbbi raporlarla kanıtlanmış kişileri bile isteye hapiste tutmaya devam etmek, insani tutum ve davranışlarla bağdaşmaz.

Mısır’ın darbe ile devrilen seçilmiş başkanı Mursi, mahkeme salonunda kalp krizi geçirdiğinde, rejimin hakimleri “ölsün” diye müdahale edilmesine de fırsat vermemişlerdi ve Mursi mahkeme salonunda hayatını kaybetmişti.

O vakit Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bunu “demokrasi katliamı ve cinayet” olarak tanımlayan açıklamalar yaptığını hatırlayalım.

Cumhurbaşkanı o gün böyle konuşmakta son derece haklıydı.

Bir siyasi tutuklu, cezaevinde kötü bakım koşulları ve yetersiz tıbbi destek nedeniyle hayatını kaybederse bunun bir tek sorumlusu olur: O kişiyi hapiste tutan devlet ve onun yöneticileri!

Cumhurbaşkanı’nın “kinine sahip çıkmak” konusunda kararlı bir duruşu olduğunu artık biliyoruz ama artık bu kadarının fazla olduğunu söylemek zorundayız.

Türkiye, kişisel intikam duygularıyla mahkumların cezaevlerinde ölüme terk edildiği bir ülke mi olacak?

Recep Tayyip Erdoğan, adının gelecekte böyle anılmasını gerçekten istiyor olabilir mi?

“Kul hakkı” meselesi ise kendisiyle Allah arasında, ama bunu da dikkate almasını öneririm.

——————————–

Suç uydurma suçu!

Eski Milletvekili Leyla Zana hakkında yeni bir iddianame yazıldı, üç yıla kadar hapsi isteniyor.

İddia edilen suç şu: Düşman devletlerden ödül almak!

Bu suçu düzenleyen TCK 325. Maddesi’nde şöyle deniliyor:

“Türkiye ile savaş halinde bulunan bir devletten akademik derece veya şeref, unvan, nişan ve diğer fahri rütbe veya bunlara ait maaş veya başka yararlar kabul eden vatandaşa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.”

Leyla Zana’ya uluslararası kurumlar tarafından verilmiş birtakım ödüller olduğu doğru.

İnsan hakları alanında Thorolf Rafto ödülü, Avrupa Konseyi’nden Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü, Aachen Barış Ödülü, Bruno Kreisky Ödülü, Paris Şehri Gümüş Madalyası, Mele Mustafa Barzani Ödülü gibi ödüller bunlar.

Bu ödülleri hak ederek mi aldı, yoksa siyasi nedenlerle mi verildi bunu tartışmak savcılığın işi değil.

Bu ödülleri veren jürilerin sorunudur. Biz dışardan bakanlar ise beğenirsek alkışlarız, beğenmezsek sırtımızı döner, ciddiye almayız.

Dikkatinizi çekmek isteğim konu bir kez daha aynı: Savcılık, “suç uydurma suçu” işliyor!

TCK’nın ilgili maddesine göre suçu yaratan asıl neden ödül almak değil, bu ödülü “Türkiye ile savaş halinde bulunan bir devletten” almak.

Savcıların da yurttaşlık bilgisi derslerinde öğrenmiş olmaları gerektiği gibi bir ülkeye savaş ilan etmek yetkisi TBMM’ye ait.

TBMM bu ödülleri veren kurumların merkezlerinin bulunduğu Avrupa ülkeleri ve ABD’ye savaş ilan etmedi.

Geçen gün (26 Temmuz) bu konuyla ilgili bir başka dava nedeniyle “suç uydurma suçundan” söz etmiştim, hatırlarsınız.

TCK’nın “Adliye’ye karşı işlenen suçlar” bahsinde yer alan 271. Maddesi şöyle:

“İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir.”

Şimdi Zana hakkında suç uyduran ile “suç uydurma suçunu uyduranı takip etmesi gereken” aynı makam olunca ne yapacağız?

HSK bu konuda ne düşünüyor acaba?

———————————