Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Siyasal İslamcıların alfabe takıntısı

Siyasal İslamcıların alfabe takıntısı
AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal, çeşitli temaslarda bulunmak üzere geldiği Kahramanmaraş'ta 8. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı'nı ziyaret etti. Ünal, fuar alanı ziyaretinin ardından gazetecilere açıklamalarda bulundu. ( Merve Ekinci - Anadolu Ajansı )

AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, siyasal İslamcı çevrelerin çok sevdiği bir şeyi tekrarladı:

“Maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir.”

Karşılaştığı tepki üzerine daha sonra kıvırtmaya çalışsa da şu sözleri de kayıtlara geçmiş durumda:

“Bugün konuştuğumuz Türkçe’nin düşünce üretebilmesi mümkün değildir. Bugün konuştuğumuz Türkçe ile bir düşünce üretemeyiz sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz, konuşma ihtiyacımızı karşılayabiliriz. Mesela melül, mahsun, inkisar, keder, hüzün, buhran bunların hepsini tek bir kelimeyle ifade ediyoruz; stresliyim.”

Bu sözlerden benim anladığım şu ki Mahir Bey, öğrencilik hayatı boyunca dalga geçtiği yetmemiş gibi öğrenciliğinden sonra da okuma – yazma işiyle başı pek hoş olmamış.

Biraz mürekkep yalamış olsaydı bu kelimelerin hepsinin Türkçede birer, bazı durumlarda birden fazla karşılığı bulunduğunu öğrenmiş olurdu.

Mahir Ünal’ın sözleri elbette cehaletten değil, siyasetten kaynaklanıyor.

Bu, siyaset yapmak maksadıyla taammüden gerçeklerin çarpıtılması diye tanımlanabilir ve bu durumuyla “osur osur ipe diz” halk deyişini hak edecek seviyede.

Mahir Bey belli ki küçüklüğünde bu tür palavralara çok maruz kalmış, onları tekrarlıyor.

Unuttuğu şey şu ki Türkler, onun anlayacağı gibi ifade edecek olursam “kalu beladan beri” Türkçe konuşuyor, Türkçe anlaşıyor.

Arap alfabesiyle de Türkçe yazarlardı zaten. Cumhuriyet, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişi sağladı, konuşulan, insanların birbirlerini anladığı dili değiştirmedi.

Dilimizin bugünkü hali, zaman içinde gelişmiş halidir ve diller de tıpkı diğer canlılar gibi belli bir zaman içinde donarlarsa ölür, giderler.

Mahir Bey’in sorunu, Siyasal İslamcıların Cumhuriyet düşmanlığında yatıyor ve artık tedavisinin mümkün olmadığını da biliyoruz.

Yıllardır aynı ezberi tekrarlamaktan yorulmadılar, bıkmadılar.

Daha önce de yazmıştım:

Matbaanın Osmanlı topraklarına gelmesiyle, alfabenin değiştiği harf devrimine kadar geçen 200 yılda kaç kitap basıldı da şimdi o kültür hazinelerinden mahrum kaldık dersiniz?

Eski harfler ile Türkçe basılı yaklaşık 40 bin “adet” eser mevcut.

Bunun yaklaşık 20 bini aynı eserlerin tekrar baskısı. Kalanın 15 bini ya yabancı dilden tercüme ya da derlemenin derlemesi eserler.

“Monte Kristo Kontu” gibi popüler eserler de var ki gençler bugünün Türkçesiyle de okuyabilirler.

Özgün telif eser sayısı iyi ihtimalle 3 – 5 bini geçmiyor.

Bu telif eserlerin hemen hepsi daha sonra yeni alfabe ile tekrar yayınlanmış. Dolayısıyla “ulaşılamayan” bir kültür hazinesi filan yok.

Eski harfler ile ilk kitapları basan İbrahim Müteferrika‘nın kaç adet kitap bastığını da bilmiyorlardır, ben söyleyeyim:

Müteferrika, ilk önce Marmara Denizi, Karadeniz, İran ve Mısır’ı gösteren dört harita basmıştı.

Bastığı ilk kitap 100 tirajlı Arapça – Türkçe sözlük. (Vankulu Lügati.) Matbaasında basılan toplam kitap sayısı 17! Matbaanın el değiştirmesinden sonra basılanlarla birlikte sayı 23’e çıkıyor.

Bunların bazıları 300 adet, bazıları 500 adet, bazıları da bin adet basılmış. Polonyalı Cizvit rahibi Krusinski’nin İran ve Afgan tarihine ilişkin kitabı ise en yüksek tiraja ulaşmış: 1200 adet!

Müteferrika’nın bastığı kitaplar daha çok sözlüklerden, anılardan ve ilk Türkçe Atlas’tan oluşuyor.

Yani harf devrimi nedeniyle ulaşılamayan büyük bir kültürel hazine filan yok.

Bu Siyasal İslamcıların bir palavrasından ibaret.

Batıda bilimsel düşüncenin gelişmesini sağlayan kurum üniversiteydi.

Unutmayalım ki “medrese” adını verdiğimiz kurum, hiçbir zaman bir üniversite olamadı.

Osmanlı’da bilim ve felsefenin gelişeceği bir ortam yoktu, dolayısıyla eski alfabeyle Türkçe basılmış telif eser sayısı da din kitapları dışında yok mertebesindeydi.

Medreseden bilimin, felsefenin matematiğin dışlanmasının nedeni mollaların, siyasi gücü ellerinde tutmak isteklerinin bir sonucuydu.

İstanbul’da 16. yüzyılda Takiyüddin rasathanesini “gökleri gözetlemek uğursuzluk getirir” diye yıkanlar da din kisvesinin ardına saklanmışlardı.

Prof. Bekir Karlığa‘nın araştırması gösteriyor ki Osmanlı kütüphanelerinde İbn Rüşd’ün felsefeyi savunan eserinden sadece 4 nüsha el yazması bulunuyordu. Avrupa’da ise daha 15. yüzyılda matbaada tam 17 baskısı yapılmıştı.

Yani Siyasal İslamcıların iddia ettiği gibi “geçmişin kültür hazineleri” sıfırlanmadı, zaten sıfır mertebesine çok yakındı.

Bu tipler, harf devrimi ile Latin alfabesine geçişten hazzetmiyorlar çünkü asıl dertleri Arapçılık.

TÜBİTAK’ın 2008’de yayınladığı verilere göre uluslararası bilimsel yayın endekslerine giren Türkiye kökenli (hepsi Türkçe değil, Türk bilim adamlarının yabancı dildeki yayınları da bunların içinde) bilimsel yayın sayısı 120 bin.

Bu yayınların aldığı atıf sayısına göre belirlenen “etki değeri” 4,55.

Gelişmiş ülkeler ortalamasının çok altında bir rakam.

Ve bu rakamın bu hale gelmiş olması, üniversiteyi bir tür yüksek lise gibi gören zihniyettir.

12 Eylül darbesiyle üniversitenin içine sokulmuş bir virüs olan YÖK’ün, o tarihten beri gelmiş iktidarların elinde üniversitede yol açtığı tahribatın bir sonucudur.

O günden bugüne en uzun süre iktidarda kalan ve YÖK’ü, üniversiteyi “arka bahçe yapabilmek” amacıyla kullanan da AKP iktidarı.

Türkiye’nin bilimsel fakirliğinin nedeni her köşeye bir üniversite binası dikmeyi, üniversite açmak zanneden zihniyet.

Önce Fetullahçılarla el ele vererek üniversitede bilimsel özgürlük ortamını yok ettiler.

Lise ödevi bile olamayacak metinlere doktoralar dağıtıldı, iki makale yazan doçent oldu, adını doğru dürüst yazamayan adamları üniversitelere rektör yaptılar.

Üniversitenin ve bilimsel gelişmişlik düzeyimizin sefaletini konuşacak ise buradan başlamalıyız.

Mahir Ünal ve benzerlerinin, Cumhuriyet değerlerini aşağılamalarının, “halkın bir kesiminin benimsediği değerlere hakaret” olması gerektiği faslına ise hiç girmiyorum.

—————————-