Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Türkiye, Nasreddin Hoca’nın türbesine benzedi

Türkiye, Nasreddin Hoca’nın türbesine benzedi

Medyanın geneline bakarsak Sağlık Bakanlığı önemli bir iş başardı. Bu normal. Sağlık Bakanlığı, her şeyi yüzüne – gözüne bulaştırmış bile olsaydı, zaten aksini yazamazlardı.

Muhalefet partileri de sanırım AKP medyasının yaratmaya çalıştığı algı nedeniyle Sağlık Bakanlığı’nı kutladı, bazı tedbirleri önceden almayı başardığı için.

Doğrusunu isterseniz alınan bu tedbirler sonucunda ülkemiz biraz da Nasreddin Hoca’nın türbesine benzedi.

Biliyorsunuz Hoca’nın türbesinde kıbleye bakan tarafta bir kapı ve üzerinde asma kilit var ama geri kalan her yeri açık!

Bazı ülkelerden uçuşlar yasaklanıyor ama o yasak başlayana kadar uçaklara binip, ülkemize gelenler, termal kameraların önünden geçtikten sonra aramızda serbestçe dolaşmaya devam edebildiler.

Topluma karşı bir sorumluluğu olanlar, kendilerini karantinaya aldılar, evlerine kapandılar ama böyle bir sorumluluk duygusuna sahip olmadan yetiştirilenler sokaklarda, işyerlerinde, lokantalardaydılar.

Umre’den son gelen grupları Ankara ve Konya’da karantinaya aldılar ama daha önce gelenler evinde ziyaretçi kabul ediyordu. AKP’li kadınların sosyal medya hesabına bir bakın bakalım, kaç eve “umreden hoş geldin” ziyaretine gitmişler?

İçişleri Bakanlığı bar, diskotek, gece kulübü gibi mekanların “insanlar birbirleriyle yakın temas ediyorlar” diyerek “ikinci bir emre kadar” kapatılmasına karar verdi.

Nargile kafeleri, kahvehaneleri, kafeleri, lokantaları unuttu.

Böyle yerlerde insanlar birbirleriyle yakın temas etmiyorlar mı?

Nargilenin marpucu her gün onlarca kişinin elinden, dudağından geçmiyor mu? Kahvehanelerdeki okey taşlarını, tava pullarını her gün kaç kişi tutuyor?

Spor karşılaşmaları virüs nedeniyle seyircisiz oynandı, sporcular, hakemler, spor alanlarında görev yapanlar sanki virüse karşı bağışıklığa sahiplermiş gibi!

Cuma hutbesinde “kalabalık yerlerden kaçınılması” çağrısını yaptılar ama Cuma namazı için camileri dolduran kalabalıklara “bir süre için namazlarımızı evlerimizde kılalım” demek için dünü beklediler.

Sağlık Bakanı, “şüpheli durumlarda test uyguluyoruz” dedi. Bu sözlerden anladık ki elimizde yeterli test kiti yok.

Oysa Güney Kore, Japonya, Hong Kong örneklerinden öğrenmiştik ki dünya genelinde virüs ile mücadelede en başarılı ülkeler, testi en yaygın olarak uygulayanlar.

Elimizde bulunan kit sayısının yetersiz olmasının nedeni nedir, sorumlusu kimdir?

Bakanlığın bugüne kadar aldığı kararları küçümsüyor değilim.

Ama “bakanlık çok iyi iş çıkardı” diyebilmemiz için yeterli bilgiye henüz sahip değiliz

Bütün ülkelerde ilk vakaların ortaya çıkmasıyla hastalığın yaygınlaşması arasında geçen süre aşağı yukarı aynı görünüyor.

Sağlık Bakanı ilk vakayı 11 Mart Çarşamba gününün ilk saatlerinde açıkladı. Dün bu yazıyı yazdığım saatte vaka sayısı 18 olmuştu.

Bakanlığın başarısını ölçmek için ilk vakanın ortaya çıkmasından sonraki yayılma hızını görmemiz ve bunu dünya geneliyle de kıyaslamamız gerekiyor ki şu an böyle bir kıyaslama için çok erken.

Öte yandan dün Taiwan’da ortaya çıkan 15 yeni vakadan 5’i Türkiye’ye yaptığı seyahatten dönenlerdi.

Taiwan yetkilileri, Türkiye’nin hasta sayısını saklayıp, saklamadığını sorguluyordu.

Kuşkusuz ki Sağlık Bakanlığı, bütün teşkilatıyla bu ağır yükün altından kalkabilmek için elinden geleni yapmaya çalışıyordur.

Bu yazıyı bakanlığın bugüne kadar ki çalışmasını küçümsemek için yazmadım.

Yandaş medyanın algı yaratma çalışması, gerçekleri görmemize ve yetkilileri denetlememize engel olmamalı.

Gazetecilerin esas işi, halk adına yöneticileri denetlemektir. Görevimiz, işini doğru yapanı şak şaklamak değil, doğru yapmayanın, doğruyu yapmasını sağlamaktır.

———————

Din, ahlaksızlığı örtmek için en etkili kılıf oldu

Show TV ana haber sunucusu Ece Üner, “namaz 5 vakit, ahlak ise 24 saat farz” deyince, Ahmet Hakan çok kızdı.

“Virüs fırsatçılarının günde beş vakit namaz kıldığına dair bir veri mi var” diye sordu.

Provokatif bir yazıydı ve henüz bu nedenle bir “meczup” harekete geçmiş değil ama troller bu tiplere gaz vermeye devam ediyor.

Böyle bir veri kuşkusuz ki yok.

Ve zaten toplumlar bileşik kaplar gibidir, toplumun bir kesimi ne kadar kirliyse, başka kesimleri de o kadar kirlidir. Ya da tersi! Bir kesim ne kadar temiz ve dürüst ise, öbür kesimde de o oranda temiz ve dürüst insan vardır.

Yani inançsız hırsız sayısı ile dindar hırsız sayısı oransal olarak aşağı yukarı aynıdır.

Ama elimizde genel kabul görecek bilgiler var ki en temeli şudur: Bu memlekette, ahlaksızlık ve hırsızlıkları örtmek için en iyi kamuflaj malzemesi dindir.

“Ben çalmam çünkü ateistim” diyen bir hırsıza rastlamazsınız ama “ben çalmam çünkü dindarım” diyen hırsız, sürüsüne berekettir.

Türkiye’de din, bazılarının elinde üç kağıtları, dolandırıcılıkları, hırsızlıkları, yağmayı örtmek için çok elverişli bir kozdur.

Özellikle yurtdışında çalışarak üç kuruş biriktiren mütedeyyin insanların elindeki avucundakileri “ortak şirket kuruyoruz, kar payı alacaksınız” diye toplayan şirketlerin hemen hepsinin oynadığı koz dindarlıktı.

Şimdi o şirketlerin hiç biri ortada yok ama yöneticileri cumalarda boy göstermeye devam ediyor. Olan hacı amcanın on bin markına, gelininin boynundaki altınlara oldu.

Almanya’da mahkemenin “Yüz yılın dolandırıcısı” ilan ettiği  Deniz Feneri e. V. , paraları “fakirlere yardım edeceğiz” diye toplarken bir elinde de tespih vardı.

Siyasi deyimler sözlüğümüze giren “çalıyor ama çalışıyor” deyişini halk nezdinde meşru kılan şey de yine aynı dindarlık görüntüsüydü.

Öte yandan din, yakayı ele veren hırsızlar için de işe yarar bir savunma malzemesidir.

Hele bugünkü gibi yargının iktidarın emrine tereddütsüz girdiği bir dönemde, hırsızlığı örtmenin en iyi yolu dindarlıktan geçer.

———————————-