Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Erkeğin ölümü libidonun elinden

Erkeğin ölümü libidonun elinden

İngiliz müzik gazetecisi ve klasik müzik uzmanı Noman Lebrecht’in “Ludwig van Beethoven’in yaşamı boyunca hiç seks yapmadığından yüzde 98 emin olabiliriz” dediğini okuduğumda aklımda “libido eksikliği ile erken ölüm riski arasında bağlantı olabileceğini gösteren bir araştırma” ile ilgili yazmak vardı.

“Libido” kavramını insanlığa armağan eden Freud oldu.

Sözünü edeceğim araştırmada “cinsel enerji” anlamında kullanılıyor.

Araştırma Japonya’da yapılmış.

Buna göre düşük libido, erkeklerde orta ve ileri yaşlarda farklı sağlık sorunları nedeniyle erken ölüm riskinin çok yükselmesine yol açıyor.

21 bin erkeğin 10 yıllık sağlık kayıtları üzerinden yapılan bu araştırmaya göre libidosu düşük 40 yaş üstü erkeklerde kalp hastalıklarından ölme olasılığı 1,5 kat daha fazla.

Kanser vakalarında ise olasılık daha da yükseliyor, tam 2 kat!

Aynı araştırma kadınlarda libido ile ölüm riski arasında bir bağlantı bulunamadığını da belirteyim.

Freud, kavramı “insan davranışlarının temelini oluşturan cinsel içgüdü” olarak tanımlıyordu.

Ve bunun insanlar için zararlı olduğu kanaatindeydi.

Jung ile çatışma konularından biri de buydu, Jung’a göre libido, bireysel gelişimi ileri iten bir enerjiydi.

Freud, toplumsal konforun ve uygarlaşmanın libidonun kontrolünü gerektirdiğini düşünüyordu.

Tartışma biz sıradan insanların anlayabileceği kadar basit değil elbette.

Onun için bu konuda ahkam keserek kendi cehaletimi gözünüze sokacak değilim.

Ancak Japonya’daki araştırmanın sonuçlarına bakarak “Jung haklı çıktı” diyebilirim.

Norman Lebrecht, Beethoven’in “bakire olarak öldüğünü” söyleyince Japonya’daki araştırmayı hatırlamam kaçınılmaz oldu.

Toprağı bol olsun o muazzam senfonilerin sağır bestecisinin 56 yaşında hayata gözlerini kapamasının bir nedeni belki de buydu.

Bu yazıyı yazarken Op.109 piyano sonatını dinliyorum, Olli Mustonen icrasıyla.

Klasik müzikte romantik çağı açan şaheser.

Lebrecht bu iddialı sözü söylerken işkembe – i kübradan atmıyor.

Çünkü insanlık tarihinin en özel karakterlerinden biri olan besteci hakkında sahip olduğumuz bilgiler deyim yerindeyse uçsuz bucaksız.

Beethoven, sağırlığının başlangıcından itibaren kendisini ziyaret edenlerle sadece “yazılı olarak” konuşabilmişti.

İletişim aracı, en eskisi 1819 tarihli olan ve 1827’deki ölümüne kadar gelen “konuşma defterleri”ydi.

On bin sayfayı aşan bu defterler ve yüzlerce sayfalık mektupları halen Berlin Müzesi’nde saklanıyor.

Konuşma defterleri ve mektupları, Beethoven’in günlük yaşamından detaylara vakıf olmamızı da sağlıyor.

Bunların yayımlanmayacağını varsaydığı için, düşüncelerini serbestçe yazmıştı.

Defterlerden, dönemin olayları, maddi sorunlar, borsa haberleri, politika, devrim, Napoleon, din, edebiyat, müzik, tiyatro, ev, uşaklar, şarap, dul kadınlar, genç kızlar ve kitaplarla ilgili düşüncelerini öğrenebildik.

Lebrecht, bu defterlerden yararlanarak “sevgiye ihtiyacı vardı ama cinsel yakınlığı bir günahla eş değer görerek kaçındı” diye anlatıyor.

Aslına bakarsanız Beethoven bir tür “womanizer” bile sayılabilir. “Zampara” demekten daha şık olur diye “womanizer” dedim.

Evet, aşkları hiçbir zaman fiziksel bir ilişkiye dönüşmemiş ancak bir tür seri âşık.

Âşık olmanın ruhunda yarattığı fırtınaları bir ilham perisi gibi kullanıyor ve sıkça da âşık oluyordu.

Lebrecht, Beethoven’in elde edilemeyen kadınlara âşık olma eğiliminde olduğunu söylüyor: “20’li yaşlarının sonlarında seri bir şekilde âşık olur, sonra unutur. 40 yaşına geldiğinde yaptığı iş için romantik bir uyarıcı olarak buna ihtiyaç duyduğu için yeniden âşık olmaya başlar.

Ancak sert ve acımasız bir tabiatı olan babasının, özellikle annesine uyguladığı şiddet, Beethoven’in seksi erkek şiddetinin bir parçası olarak görmesine de yol açmış.

Günaha girme endişesinin ardında, böyle bir korkunun da yatmakta olduğu anlaşılıyor.

Ve zaten Mozart ile çalışabilmek umuduyla Viyana’ya geldiğinde karşılaştığı “ahlaksızlıktan” da dehşete düştüğünü biliyoruz.

“Ahlaksızlıktan” kelimesini özellikle tırnak içine aldım çünkü o koyu bir dindarın, bazı sıradan davranışları bile “ahlaksızlık” olarak tanımlayabildiğini, buna karşılık “dine uygun” gördüğü bazı durumları da “ahlaki” bulabildiğini bu ülkede yaşayan bizler gayet iyi biliyoruz.

Ölümünün ardından çekmecelerinden birinde bulunan “Ölümsüz sevgiliye” ithafıyla yazdığı bir mektuptan, bir parça okuyalım:

“Ezeli yârim, yataktayken bile düşüncelerim üzerinize üşüşüyor. Bazen sevinçle, bazen hüzünle. Yazgının dualarımızı işitmesini bekliyorum. Bu yaşama göğüs gerebilmem için ya tümüyle sizinle birlikte olmalıyım ya da sizi hiç görmemeliyim. Evet, kollarınıza uçup, göğsünüzde gerçek barınağımı bulduğumu söyleyene ve kollarınız arasında ruhumu kutsal ruhlar aleminde savrulmaya bırakılana kadar, yaban ellerde bir avare olma azmindeyim. Heyhat, ne yazık ki bu böyle olmak zorunda. Dinginliğe ereceksiniz, size olan sadakatimden emin olduğunuzda bu dinginliğiniz daha da büyüyecek. Şunu iyice bilmelisiniz ki, sizden başka hiçbir kadın bu yüreğin sahibi olamaz. Asla asla! Ah Tanrım, insan böylesine değerli bir kadınla neden hicranı yaşamak zorunda! Şu anda Viyana’daki yaşamım sefilce. Aşkınız beni fanilerin hem en mutlusu hem de en mutsuzu kıldı. Bu yaşta, artık yaşamımda bir düzene ve dengeye gereksinim duyuyorum. Yaşamakta olduğumuz ilişkide bu iki duygu bir arada olabilir mi? Bu yaşta, artık yaşamımda bir düzene ve dengeye gereksinim duyuyorum. Yaşamakta olduğumuz ilişkide bu iki duygu bir arada olabilir mi? Meleğim, az önce postanın gideceğini duydum. Dolayısıyla bu mektubun eline hemen ulaşabilmesi için burada kesmem gerekiyor. Sakin olun. Beni sevin. Bugün, dün, ne göz yaşartıcı bir özlem size duyduğum… Size… Siz… Hayatım her şeyim… Size en içten dileklerimi sunuyorum. Ah n’olur beni sevmeye devam edin, bu aşığınızın sadık yüreğini kesinlikle yanlış değerlendirmeyin. Hep sizin, hep benim, hep ikimizin.”

Beethoven’n mektuplarından ve konuşma defterlerinden yola çıkan “dedektifler” büyük bestecinin kimlere aşık olmuş olabileceğini de çıkarsamaya çalıştılar.

1823 yılında Diabelli Çeşitlemeleri’ni adadığı Antonie Brentano bunlardan biri.

Alman şarkıcı Amalie Sebald da listedekiler arasında hak ettiği yeri almış.

Ay Işığı Sonatı olarak tanıdığımız eserini Quasi Una Fantasia (Neredeyse Bir Düş) olarak adlandırıp Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmişti.

Guicciardi’nin de ona karşı “boş olmadığını” biliyoruz ama vuslat olmamış ne yazık ki.

Tam da şu anda bu sonatı Martin Bloch’tan dinliyorum.

“Beethoven’in sağ eli” diye tanınan öğrencisi ve müzisyen Ferdinand Ries, Beethoven’in sürekli âşık olduğunu, ancak bu aşkın aynı kişiye yedi aydan daha uzun sürmediğini de söylüyor ki bu durumda çok mantıklı geldi bana da!

Zaten arkadaşlar şunu söylemeliyim ki bir kadına tutku ile bağlanmayan her erkek aslına bakarsanız “ölü” bir erkektir.

Bunun cinsellikle taçlandırılması elbette başka bir şey ama Beethoven örneğinde de olduğu gibi cinsellik barındırmayan aşklar da mümkün.

Belli ki büyük besteciye o muazzam yeteneği ortaya çıkarmasını sağlayan katalizör de böyle bir tutku olmuş.

En uzunu yedi ay sürse de bir kadına tutkuyla bağlanmış.

Jun’ichiro Tanizaki’nin romanı Çılgın İhtiyar’dan sizlere daha önce de söz etmiştim.

Tanizaki’nin kahramanı, 77 yaşında, artık işinin bitmekte olduğunu düşündüğü bir sırada, eski bir dansçı olan gelinine karşı açıklanması zor bir istek duymaya başlıyor.

Bu istek giderek çılgın bir ihtiyarın erotik azgınlıklarla yüklü bir fantezisi olmaktan da çıkıyor.

Cinsel tutku ve romantik aşkla beslenen bir yaşama sevinci, adamın yaşamak, mümkün olduğunca daha çok yaşamak isteğini körüklüyor. (Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi. Can Yayınları. Türkçesi: Nili Tlabar.)

Japon araştırmacıların, bu romanın yazıldığı tarihten 100 yıl sonra keşfettikleri gibi, erkeğin gerçek ölümü libidonun ölümüyle başlıyor.

Beethoven’i en verimli olabileceği yıllarda bu dünyadan ayıran da belki de canlı bir libidoya hiç sahip olmamasıydı.

————————-