Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Acı çekerek mutluluğa ulaşılabilir mi?

MUTLU olmak herkesin en büyük dileği olsa gerek. Yılbaşında, bayramlarda gönderdiğimiz kartlar, mektuplar genellikle bu dilekle bitiyor.

Ne yapıyorsak hepsi “mutlu olma” isteğinin yarattığı dürtüden kaynaklanıyor. Kimse “mutsuz” olmak için çabalamıyor ama mutsuzluk salgın bir hastalık gibi yayıldıkça yayılıyor.
Bu ayki Tempo’da Alain De Botton’un yazısının başlığı “Ne güzel acı çekiyorum” şeklinde.
De Botton bir popüler filozof ama elbette acı çekmekten hoşlanmıyor.
Bu sözle Nietzche’ye bir gönderme yapıyor sadece.
Nietzche’ye göre mutlu olma isteği, insanların mutsuzluğunun en önemli nedeni.
Mutluluğa ulaşmak için bazı şeyleri yapmak zorunda kalmamız mutsuzluğumuzun temelini oluşturuyor.
Bu yüzden Nietzche arkadaşlarına yazdığı mektupları şöyle bitirirmiş: “Bana değer veren herkese acı, keder, hastalık, kötü muamele ve hakaret dilerim. Dilerim ki hürmetsizlikten, güvensizlik ve yenilginin perişanlığından mahrum kalmasınlar.”
Nietzche, herhangi iyi bir şeye ulaşmak için geçilmesi gereken yolun acıdan başladığına inanıyor.
İyi bir şiir ya da mükemmel bir roman yazacaksanız acılı bir süreçten geçmeniz lazım. Okulu bitirmek için de, bir işi başarıp meslekte yükselmek için de.
Tempo’daki bu yazıyı okurken cennet vatanımıza ve şu son yaşadıklarımıza aklım takıldı.
Bunca acıyı çekiyor olmamızın nedeni acaba mutluluğa ulaşmak için ödememiz gereken bir bedel midir diye düşündüm.
Hayır, sanıyorum bu konuda Nietzche’ye katılmam mümkün değil.
Bunca acıya katlanıyoruz, çünkü bu sorunun ilk gününden beri seçip işbaşına getirdiklerimiz bu işi yönetmeyi beceremediler.
Yıllardır hep aynı sözleri duyuyor, aynı acıları yaşamaya devam ediyoruz.
Bir kimyager laboratuvarda deney yaparken, aynı şartlar altında nasıl hep aynı sonuca ulaşıyorsa biz de aynı yerde dönüp duruyoruz.
Yeni sözler, yeni politikalar gerek bize. Cesaretli nutuklar atacak değil, cesaretli kararlar alıp uygulayacak yöneticiler gerek.
Yoksa acı çekmeye devam edeceğiz ama bu acılar bizi mutluluğa götüren acılar olmayacak.
Not: Tempo’nun bu sayısında Umberto Eco’nun da bir yazısı var. Numerolojiden yararlanıp komplo teorileri üretenler ile ilgili eğlenceli bir yazı. Okumanızı öneririm. Tempo, bu ay ayrıca Romantik Klasikler CD dizisinin ikinci albümünü de veriyor.

Palabıyıkların hoş geldin ilanı!

BUGÜN Hürriyet’te bir ölüm ilanı var. “Aramıza hoş geldin son palabıyık” başlığını taşıyor.
Bu sevdiğim bir insanın ölüm ilanı aslında. Ya da nasıl olduğunu bilmediğimiz ama bir gün mutlaka öğrenmek zorunda kalacağımız yeni bir yaşamın başlangıç ilanı da diyebiliriz.
Arkadaşım Mustafa’nın babası Zeki Oğuz ile ilgili ilan.
Kadıköy’de bir grup gençlik arkadaşının kurduğu “palabıyıklar grubunun” son üyesiydi.
İlanda kendisinden önce bu dünyadan göçüp gitmiş grup üyelerinin gençliklerindeki lakaplarıyla isimleri yazılı.
Benzer bir grubumuz bizim de var. Haftada bir, genellikle cuma günü bir öğlen yemeğinde buluşup, herkesle ve her şeyle dalga geçtiğimiz bir grup.
Geçtiğimiz kış boyunca bir yemeğimize grubun hayattaki son iki üyesi, Zeki Bey ile Fahrettin Bey’i davet etmek ve eski İstanbul anıları dinlemek istedik, ama hep erteledik.
Ve Fahrettin Bey geçen hafta, Zeki Bey de dün aramızdan ayrıldı, hayatı ertelemenin ne kadar saçma bir şey olduğunu bizlere bir kez daha öğreterek.
Amin Maalouf, Afrikalı Leo’da, yaşlı annesini kaybettiği için perişan olan Leo’nun dayısına bir din adamının ağzından şöyle diyordu: Sen ondan önce ölseydin o perişan olurdu. Sıralı olan her şey için Allah’a şükredelim!
O kitabı okuduğum günlerde babamı kaybetmiştim, benim için büyük bir teselli cümlesi olmuştu.
O günden beri arkadaşlarımla vedalaşırken benden yaşlı olanları kızdırmak için “Allah sıralı ölüm versin” diye tekrarlar dururum, Hasan Cemal dışında bunu söylememe kızan da yok!
Ama ne kadar sıralı da olsa ölüm kolay kabul edilebilir bir durum değil. Allah rahmet eylesin, kalanlara sabır versin.

Bana bir umut ver, sabah gelmeden önce

GEÇENLERDE Bodrum Marina’da İstanbul Gelişim sahnedeyken tuhaf bir duygu yaşadım.
Solistler Eddy Grant’ın “Gimme hope Joanna” isimli şarkısını söylerken çevreme şöyle bir baktım.
Kalabalık bir yandan dans ediyor, diğer yandan şarkının nakaratını olağanüstü bir neşe içinde tekrarlıyorlardı:
“Gimme (give me) hope Joanna / hope Joanna / gimme hope Joanna / ‘fore (before) the morning come.”
Eddy Grant, Güney Afrikalı bir sanatçı.
Bu şarkısında da Güney Afrika’ya uzun yıllar boyunca büyük acılara neden olmuş “apartheid”den söz ediyor: “Bana umut ver Joanna / umut Jonna / bana umut ver / sabah gelmeden önce.”
Şarkıyı Bob Marley de söylerdi, internette de birçok değişik versiyonu var ama Mustafa Sandal’ın Türkçe sözler ile söylediğinden uzak durun derim.
Şarkının sözlerine kulağınızı kapatırsanız Afrika’ya özgü neşeli bir ritim yakalayabiliyorsunuz.
Sanırım o gece Marina’daki müşteriler de sözlerine hiç dikkat etmediler bu şarkının. Yoksa o kadar nasıl eğlenebilirlerdi?
Müzik biraz da böyle bir şey galiba! Bazen melodi, içerikten kopabiliyor ve şarkının bestelenme amacının tamamen dışına da çıkabiliyor.
Benzeri durum bizim birçok halk türkümüz için de geçerli. Melodi öyle oynak olabiliyor ki içindeki acıyı unutturabiliyor.
Ülkemizin bir ucundan her gün acı haberler gelirken bu şarkıyı yeniden dinlemek geldi içimden. Neşelenmek için değil ama. Bir “umut” ışığı doğar mı, sabah gelmeden önce diyerek!