Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Açıklanmaya muhtaç bir durum

BU hafta Aydınlık Dergisi’nde yayımlanan bir haber ve haberle ilgili belge çok ilgimi çekti.

Bu yılın kasım ayında Londra’da Yunus Emre Enstitüsü açıldı. Hepimiz de bununla iftihar ettik.
Açılışı yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Londra’nın pahalı semtlerinden birindeki bu binayı satın alıp, enstitünün kurulmasına ön ayak olduğu için Başbakan’ın yakın dostu Remzi Gür’e teşekkür etti.
Aydınlık’ta yayımlanan belgeler binanın USİDER isimli bir dernek tarafından satın alınarak, yıllığı 1 sterlinden (yaklaşık 2,5 lira) Remzi Gür’ün direktörlüğünü yaptığı “Türk Birleşik Krallık Kültür ve Eğitim Merkezi Limited” isimli şirkete kiralanmış.
İnternet sitesi odatv.com, USİDER ile ilgili olarak daha önce bazı kuşkuları dile getirmişti.
USİDER Başkanı Yusuf Atalay, Deniz Feneri Derneği’nin eski başkanı. Almanya’da Deniz Feneri e.V. yolsuzluğundan yargılanan Kanal 7’nin patronu Zekeriya Karaman’ın avukatı olarak da tanınıyor.
Hanefi Avcı da “Haliç’te Yaşayan Simonlar” isimli kitabında bu derneğin örtülü ödenek tarafından finanse edildiğini ve başında da “cemaatin imamının” bulunduğunu iddia ediyordu.
Belgeler doğruysa Cumhurbaşkanı, neden Remzi Gür’e binayı satın aldığı için teşekkür etmek ihtiyacını hissetti? Cumhurbaşkanı büyük olasılıkla bu ilişkilerden haberdar değildi, bilseydi eminim böyle bir duruma düşmek istemezdi.
Bu durumun Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcıların da dikkatini çekeceğinden eminim.
 Ama elbette önce Remzi Gür’ün ve USİDER’in bir açıklama yapması gerekiyor. Belgeler doğru mu? Remzi Gür, kendi satın almadığı bina için kendisine teşekkür edilmesine neden izin verdi? USİDER, binayı alıp, başkasına yıllığı 1 sterline kiralayacak kaynağı nereden yarattı? Bunlar ile ilgili açıklamalarını isterlerse bana gönderebilirler, burada yayımlayabilirim.

İçinizdeki insan sevgisini gösterme zamanı

İSTANBUL Dolmabahçe’deki öğrenci gösterisi sırasında “sağlam olarak” yakalanan öğrencinin burnu kırık olarak gözaltından çıktığını hatırlayacaksınız. Hatırlamayanlara da ben hatırlatmış olayım.
Öğrencinin gözaltına alınırken sağlam olduğunu gösteren fotoğraflar gazetelerde yayımlandı.
Gözaltından çıktıktan sonra kırık burnu ile çekilmiş fotoğrafları da! Öğrenci, hastaneden çıktıktan sonra polislerin kendisini ekip otosuna götürene kadar yumrukladığını, ekip otosunda da dayağın devam ettiğini anlatmıştı.
Dünyanın her yerinde bunun adına “işkence” deniliyor. Bizde, işkencecilik suçunu hafifletmek için bir de “efrada kötü muamele” diye bir ara kategori de var ama sonuç değişmiyor. Bu bir suç!
Ve bu suç, gazetelerde yayımlanan haber fotoğraflarıyla ve öğrencinin ifadeleriyle alenileşmiş de bulunuyor.
İstanbul’da görev yapan birçok savcı var. Bazılarının özel yetkileri de var ki, kendi amirlerinin bile telefonlarını dinleyebiliyorlar, dinleme bittikten sonra kendisine bilgi de vermeyip yasaları da çiğnedikleri halde hesap bile vermeleri gerekmiyor.
Yani yasalara uyumu gözetmekle yükümlü oldukça güçlü bir savcı kadromuz var ki bizler de huzur içinde uyuyabiliyoruz!
Ama bugüne kadar bu işkence ya da kötü muamele suçu ile ilgili bir soruşturma başlatıldığını, görevlilerin yargılanabilmesi için idareden izin alma girişiminde bulunulduğunu da duymadık.
Aslında savcılara gerek kalmadan önce aynı soruşturmayı İstanbul Emniyet Müdürlüğü de yapmalıydı. Ama bizde amirin, hata yapan memurunu koruması içgüdüsel bir davranıştır, bunu ona bağlıyorum.
Şimdi bu işi takip görevi “insanları yaratandan ötürü seven” ve bunu her fırsatta söyleyen Başbakan’a düşüyor. Belli ki Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı derin bir uykuda, bazı insanları da sevmiyorlar ve burunlarının polis tarafından kırılmasını önemsemiyorlar.

Bari Hz. Mevlânâ’nın ruhunu rahat bırakın

MEVLÂNÂ’nın “düğün gecesi” (Şeb-i Arus) olarak tanımladığı hakkın rahmetine kavuşmasının yıldönümü her yıl kutlanıyor.
Mevleviler ve Mevlânâ’nın çağrısına uyan insanlar o geceyi huşu içinde izliyorlar, izlemek istiyorlar.
Son yıllarda Şeb-i Arus törenleri siyasi bir gösteri mekânına da dönüştü.
Yanlış anlaşılmasın, siyasetçilerin de Mevlânâ’nın çağrısına uyarak oraya koşmalarında bir gariplik bulduğumu söylemiyorum. İşaret etmek istediğim husus, o vesileyle Konya’ya kadar giden siyasilerin, içinde Mevlânâ’nın da sözlerini çokça kullandıkları siyasi polemiklere girmesi.
Hazreti Mevlânâ yaşasaydı, o dillere destan hoş görüsüne rağmen bu durumdan hazzetmezdi diye düşünüyorum.
“Kim olursan ol gel” diyen, kalbini her türlü insana açan bir değerli insanın “düğün gecesine” hiç yakışmayan bir durum bu.
Hiç olmazsa bir gün için incir çekirdeğini bile doldurmayacak bu polemiklerden, seviyesiz sözlerden uzak durmak bu kadar mı zor?