Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Askerin yeni tehdit algısı ‘sosyal medya’ mı?

GEÇTİĞİMİZ hafta sonu büyük bir askeri tatbikat yapıldı.

Başbakan’ın da izlediği tatbikatın ardından bir konuşma yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel şunları söyledi:
“Yaşadığımız çağda ülkeler askeri yaptırımlardan çok politik ve ekonomik yaptırımların tehdidi altında bulunmakta. Sosyal medya ve enformasyonla şekillenen renkli değişim ve mevsim devrimlerine maruz bırakılmaktadır. Ekonomik manipülasyonlar, ülke için dini etnik istismar en önemli tehdidi oluşturmaktadır. Bugün ülkeler askeri tehditle değil, güvenliğe doğrudan etkisi olan ekonomik sosyal tehditle karşı karşıyadır.”
Orgeneral Özel, buradan yola çıkarak Silahlı Kuvvetler’in “kapasitesi yüksek bir kuvvet” olması gerektiğine vurgu yapıyor.
Sözlerinin bütününü okuduğunuzda, değişen bu duruma uygun bir “tehdit algısının” da orduya hâkim olduğunu anlayabiliyoruz.
Genelkurmay Başkanı’nın sözünü ettiği “sosyal medya ve enformasyonla şekillenen renkli değişim ve mevsim devrimleri”nin hangileri olduğunu tahmin etmemiz zor değil.
Hemen sayabiliriz: Ukrayna’daki “turuncu”devrim, Arap “baharı” ile yıkılan Kuzey Afrika diktatörlükleri!
Bu ülkelerin hiçbirinde demokrasi yoktu!
Göstermelik seçimlerle diktatörler, iktidarlarını sürdürüyorlar, ülkeyi büyük bir baskı altında tutuyorlardı.
Yani “sosyal medyanın şekillendirdiği renkli ve mevsimli devrimlerin” diktatörlüklerin yıkılması anlamında olumlu sonuçlar doğurduğunu söylememiz gerekiyor.
Daha açık söylemek gerekirse, bir ülkede gerçekten bir demokrasi varsa, o ülkenin güvenliğinden sorumlu olanların “sosyal medya ve enformasyonla şekillenen bir devrim” tehdidi algılamıyor olmaları gerekir.
Çünkü demokratik ortamda kendini ifade etme olanağına sahip olanların ne devrim yapmaya niyetleri olur, ne de zaten böyle bir devrimi gerçekleştirmelerine olanak verecek toplumsal zemin bulunur.
Sorun bir ülkede “demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlemekte olduğu ya da olmadığı” ile ilgilidir. Sosyal medya ve enformasyonda değil.

Evet, o soru Türkiye’de sorulamazdı

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, oğlunun mezuniyet töreni için gittiği Boston’da düzenlenen bir panele katıldı. Panelin soru–cevap bölümünde, Harvard Tıp Fakültesi’nde çalışan bir Türk, Cumhurbaşkanı’na, Roboski katliamını, Ethem Sarısülük’ün polis kurşunuyla öldürülmesini, Berkin Elvan’ın 14 yaşında bir gaz fişeği ile komaya girdikten sonra ölmesini hatırlattıktan sonra şu soruyu sordu:
“Siz böyle bir devletin başında olmaktan utanmıyor musunuz? Ellerinizden kan akıyor, görmüyor musunuz? Nasıl burada bize demokrasi yalanları söylüyorsunuz? Nasıl geceleri rahat uyuyorsunuz?”
Böyle toplantılarda, her türlü sorunun sorulması normaldir, sorulmalıdır ama doğrusunu isterseniz bir gazeteci olarak soruların bu tarzda sorulmasından hoşlanmam.
Çünkü bu tür bir soru, bir yanıt arayışından daha çok bir “görüş ifadesi”dir.
Bir polemiktir ve sorunun muhatabının düşündüklerini tam olarak açıklayabilmesine de olanak vermez.
Soru sorulurken Cumhurbaşkanlığı korumaları soruyu soran şahsa “Sen insan değilsin” gibisinden müdahalelerde de bulunmuşlar ama belli ki Amerika’da olduklarını hatırlayarak kargatulumba salondan atmaya çalışmamışlar.
Cumhurbaşkanı, bu soruya yanıtına şöyle başlamış: “Kimse sana böyle soru sorma hakkı vermez kolay kolay. Bir başkası olsaydı sana bu soruyu sordurmazdı.”
Bir demokrasi ile otoriter rejimi ayıran şey de zaten işte tam olarak budur!
Bir panele katılıyor ve o panelde size soru sorulmasını baştan kabul ediyorsanız, makamınız ne olursa olsun, soruyu dinlemeniz ve yanıtlamanız gerekir. Demokrasinin olmadığı yerlerde ise zaten böyle bir soru sormaya kimse kalkışamaz, kalkışan da daha sorusunu bitirmeden kendisini önce polis tekmelerinin altında, sonra da hapiste bulur!
Türkiye’de bu soru sorulmuş olsaydı, sonucu böyle olurdu. Kafa göz patlatılır, kargatulumba gözaltına alınırdı.
Umalım ki Cumhurbaşkanı da bu vesileyle, nasıl bir ülkede Cumhurbaşkanı olduğunu yeniden düşünme fırsatı bulmuş olsun!
Unutmasın ki sahip olduğu makamın uluslararası prestiji, başında bulunduğu ülkenin demokratik dünyadaki prestiji kadardır.

Komisyonu kurdurtmama çabası

ESKİ bakanlar Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk iddialarını soruşturacak komisyon hâlâ kurulabilmiş değil.
Bu bakanlar ile ilgili iddiaları araştırmak üzere bir soruşturma komisyonunun kurulmasına 5 Mayıs 2014 tarihinde yapılan TBMM toplantısında karar verilmişti.
Partilerin komisyona aday gösterecekleri isimleri bildirmesinden sonra, kura çekilerek komisyon üyeleri belirlenecekti.
Muhalefet partileri, kendi adaylarını belirlediler ve TBMM Başkanlığı’na verdiler.
AKP ise aradan geçen yaklaşık bir aylık süreye rağmen komisyona üye adaylarını bildirmedi.
Geçen hafta başında bu isimlerin bildirileceği söylenmişti, ancak dün Hürriyet’te yayımlanan haberden anlıyoruz ki AKP komisyona aday gösterdiği isimleri halen bildirmemiş.
Nasıl bir hesap içinde olduklarını tahmin etmek zor değil.
Cumhurbaşkanlığı seçimi geçene kadar durumu idare etmek peşindeler.
Çünkü seçimlerden önce komisyon kurulup çalışmaya başlarsa, biliyorlar ki 17 ve 25 Aralık’ta ortaya çıkan rezillikler bir kez daha ortaya dökülecek.
Ayakkabı kutularına ve evlere istiflenen paralar, çikolata tepsileri, elbise torbaları içinde bakanlara gönderilen rüşvetler, “Evdeki paraları sıfırlayın” talimatları yeniden gündeme gelecek, halkın önüne serilecek.
Onun için komisyona aday gösterecekleri isimleri bildirmiyorlar, komisyonun kurulmasını geciktirmeye çalışıyorlar.