Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Aşkın ‘nefeslenmeye’ ihtiyacı vardır

FİLM oyuncusu Gwyneth Paltrow ile Coldplay grubunun solisti Chris Martin, 10 yıllık birlikteliklerinin ardından ayrıldıklarını duyurdular. Şaşılacak bir durum değil tabii.Her gün binlerce çift evleniyor, binlercesi boşanıyor. Chris Martin, hayatta en çok kıskandığım insanlardan biriydi. Böylece, bu haberle, aramızdaki -tabii onun bundan hiç haberi yoktu- düşmanlığa da son veriyorum! Kıskançlığımın nedeni benden daha iyi şarkı söylüyor olması değildi elbette. Gwyneth’i kıskanıyordum, onun da bu durumdan haberi yoktu tabii.
Film filan seyrederken onu çok beğendiğimi söylediğimde birçok arkadaşım “bu kadında ne bulduğumu” merak ediyor. Sinemanın onca güzel kadını arasında sıralamanın sonlarında kendisine bir yeri ancak bulabileceğini söylüyorlar.
Benim için öyle değil.
41 yaşına gelmiş olmanın bir kadına katacağı ekstra güzelliğin de belli ki farkında değiller. O “cool” havasını seviyorum. Üstünden başından markaların fırlayıp gözümüzün içine girmemesini beğeniyorum. Kuşkusuz ki gidip Beşiktaş Pazarı’ndan ihraç fazlası tişörtler alıp giymiyor, bu işe onun da çok para harcadığına kuşkum yok. Ama o çok incelmiş bir zevkin sonucu olan kılıkları içinde, “sarı saçlarını gönlüme bağlıyor ki çözülmüyor”! “Mihriban” türküsüne bayılıyor olmamın nedeni sayılması lazım gelenlerden biri de o, ne yapayım?
İki çocuk sahibi olan çift ayrılıklarını şöyle duyurdular: “Hüzün dolu kalplerle ayrılmaya karar verdik. Bir yıldan uzun bir süredir birlikte kalarak ya da ayrılarak nasıl yapabileceğimizi görmek için çalıştık ve birbirimizi çok severken ayrılık sonucuna vardık.”
Bunu yazarlarken Chris Martin içinden o meşhur şarkısını (Viva la Vida) söylüyor muydu acaba: “I used to rule the world / Seas would rise when I gave the word / Now in the morning I sweep alone / Sweep the streets i used to own.” (Eskiden dünyayı yönetirdim / Emir verdiğimde denizler yükselirdi / Şimdi sabah yalnız süpürüyorum / Süpürüyorum eskiden sahip olduğum sokakları.)
Birisini seviyor ve şu ya da bu nedenle ayrılmak zorunda kalıyorsanız, hissedeceğiniz tek şey muazzam bir boşluk ve yalnızlık duygusudur. Kendinizi dünyanın sahibi zannediyorken bir anda sokakları tek başına süpüren birisine dönüştüğünüzü hissedersiniz.Türk olmadığı için elbette Müslüm Gürses’ten “Bu sabah yalnız uyandım / sensiz olmaz, sensiz olmaz”ı dinleyip efkârlanmamıştır ama aynı duyguyu hissettiğine hiç kuşkum yok.
“Gwyneth artık bana kaldı” diye sevinirken, ilginç bir kitap da tam bu haberin üzerine geldi. “Hüzün dolu kalplerle ayrılmaya karar verdiklerini” söylediklerine göre hâlâ birbirlerine âşık olmalılar. Ama yine de ayrılmaya karar vermişler.
Acaba doğru mu yapmışlar? Yanıtını Wilhelm Schmid veriyor.“Aşk – Neden bu kadar zordur ve yine de nasıl mümkün olur” isimli kitabında aşkın “nefeslenmeye” ihtiyacı olduğunu söylüyor. (Çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları.)
Kesintisiz bir haz ve hoşluk duygusunun mümkün olamayacağına dikkat çekiyor. Bunu söylerken, bizim magazin kahramanları gibi “İlişkimize biraz ara verip kendimizi dinleyelim” diye düşünmediğini belirteyim.
Bu tür bir “nefeslenme”, bitişe doğru atılmış ürkek adımlardan ibarettir. Birbirlerine âşık olduğunu düşünen çiftin bir tarafı ya da her iki tarafı için de aslında aşkın bitmekte olduğunu gösterir.
Ama insanoğlu bu, acı gerçeklerle yüzleşmeyi sevmez, bitişi kabullenmek istemez ve böyle şeyler icat eder, ki bizim magazin basınını takip ederseniz haftada bir-iki örneğine tanık olabilirsiniz.
Daha önce kaç kere yazdığımı hatırlayamam ama şunu hep söylüyorum: Aşkın bitebileceğini inkâr etmemekle birlikte, kendisini yeniden üretebileceğine inanırım.
Eğer birliktelik şu ya da bu şekilde sürmeye devam ediyorsa, çiftler birbirinin gözünü oyma aşamasına geçmemişlerse, birbirlerini yok saymıyorlarsa, aşkın kendisini yeniden üretebilmesi mümkündür.
Schmid bunu anlatmaya çalışıyor.
Bir aşk ilişkisinde kesintisiz bir mutluluğun ve hazzın mümkün olamayabileceğinin altını çizdikten sonra aşkın “nefeslenmesi” için “düzlem değiştirmenin” yararlı olabileceğine vurgu yapıyor.
Çünkü aşk, tek bir düzlemde ilerlemez.
Hangisi diğerinden önemlidir, kişiden kişiye değişebilir ama bir aşk ilişkisinin tek boyutlu olmadığını biliyoruz.
Cinsellik, ruhsal uyum, ortak düşünceler, hayaller, hedefler gibi birçok boyutu vardır.
Bunlardan birinde bir sıkıntı doğduysa, “nefeslenmenin yolu”, henüz sıkıntı çıkmayan alanda yoğunlaşmaktır.
Sözü Halil Cibran’a bırakacağım şimdi:
“Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız.
Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız.
Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz da boşluklar olsun.
Ve Tanrısal âlemin rüzgârları esip, dolanabilsin aranızda.
Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın.
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi.
Birbirinizin kadehini onunla doldurun, ama aynı kadehe eğilip içmeyin.
Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın.
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer ‘yalnız’ olduğunu unutmayın.
Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.
Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın.
Çünkü ancak ‘hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan.
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın;
Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da birbirinden ayrıdır.
Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”
(Halil Cibran, Ermiş, Çeviren: Aytunç Altındal, Anahtar Kitaplar Yayınevi.)