Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ayakkabı kutusundan imam hatibe

HALKBANK’ın uluslararası bankacılıktan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, Reza Zarrab’ın ABD’de süren davasıyla ilişkili olarak New York’ta tutuklandı.

Suç isnadı, İran’a yönelik Amerikan ambargosunu delmek için bankacılık sahtekârlığı.
Savcılığın böyle bir tutuklama kararı için elinde ne gibi deliller var şu anda bilemiyoruz.
Bu haberi okuyunca, evinde desteler halinde para ile yakalanan eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı hatırladım.
Hatırlayamayanlar için yazayım: Süleyman Aslan’ın evinde yapılan aramada ayakkabı kutularına ve iki adet banyo lifine tıkıştırılmış şekilde 2 milyon 445 bin dolar, 950 bin İngiliz Sterlini ve 520 bin TL çıkmıştı.
Bu paranın, Reza Zarrab’ın işlerini halletmek için verilen rüşvet olduğu iddia edilmişti.
Süleyman Aslan ise evinden çıkan bu yüklü miktardaki paranın, memleketi Osmancık’ta yapılacak bir imam hatip lisesi ve Balkan Üniversitesi için çeşitli kaynaklardan topladığı bağışlar olduğunu açıklamıştı.
O vakit, bir banka genel müdürünün, bağış paralarını neden evinde depoladığını ve bankaya yatırma gereği duymadığını sormuştum ama bir yanıt alamamıştık.
O tarihte Balkan Üniversitesi Rektörü olan Prof. Dr. Şinasi Gündüz, üniversiteye 2006 yılından söz konusu paranın yakalandığı güne kadar yapılan bütün bağışların ve desteklerin yasal olduğunu, banka kanallarıyla üniversiteye veya üniversitenin bağlı olduğu vakfın hesaplarına aktarılan bağışların yasal denetimden geçtiğini söylemişti.

Daha sonra sürdürülen soruşturma ve mahkemenin sonucunda Süleyman Aslanberaat etmiş, arama sırasında ele geçirilen para da yasal faiziyle kendisine iade edilmişti.
Sonrasını kimse bilmiyor.
Süleyman Aslan, söz konusu paraları Osmancık’taki imam hatip lisesi için topladığını söylüyordu, lise yapıldı mı?
Bunca para, hayır işi için kullanılmış olsa bile bunun bir kaydının olması gerekmiyor mu?
Süleyman Aslan, söz konusu paraları, toplandığını söylediği amaca uygun harcadığını gösterir fatura, makbuz vs gibi belgelerin birer kopyasını bana gönderirse, bu köşede yayınlarım.
Böylece hepimiz paraların gerçekten hayır işi için toplanıp evde ayakkabı kutularına istiflendiğini, banyo liflerine tıkıştırıldığını öğrenmiş oluruz.
ANAYASA’YA YAZMAK YETMEZ

AKP’nin gazetelere verdiği ilanlarda “Güç millette, denetim Meclis’te” deniliyor.
“Milletin vekillerinin millet adına hükümeti denetleyip soruşturduğu güçlü Meclis için evet” denilmesi isteniyor.
Bu nasıl yapılacakmış, onu da ilandan öğreniyoruz: TBMM, Meclis araştırması, genel görüşme, Meclis soruşturması ve yazılı soru yollarıyla, bu denetimi gerçekleştirecekmiş.
Okurken insana iyi geliyor ama bugüne kadar da TBMM bu yollarla denetim yapabiliyordu.
Hatta bunlara ek olarak gensoru ve sözlü soru yollarını da kullanabiliyordu.
Peki bunlar bir işe yarıyor muydu? Hayır, yaramıyordu.
Çünkü, Meclis’e hâkim olan iktidar partisinin milletvekillerini, denetlenmesi gereken hükümetin de başı olan parti genel başkanı bizzat seçiyordu.
Milletvekilleri, parti genel başkanını kızdırıp siyasi hayatlarının sona ermesini göze alamadıkları için, Meclis doğru dürüst bir denetim yapamıyordu.
Hatırlayalım, rüşvet yedikleri belli olan bakanlar bile Meclis’teki iktidar çoğunluğu sayesinde paçayı kurtarmışlardı.
Peki şimdi bu denetimi nasıl yapacak?
Cumhurbaşkanı, yine partisinin genel başkanı olacak.
Parti genel başkanı olarak milletvekillerini seçip Meclis’e girmelerini sağlayacak.
O zaman sormak gerekmiyor mu: Daha önce işe yaramayan ve sadece Anayasa’da yazılı olarak kalan denetim yolları, nasıl olup da parti genel başkanı olan Cumhurbaşkanı için işletilebilecek?
Madem Meclis’in gerçek bir denetim yetkisine sahip olması isteniliyor, o zaman işlemeyeceği geçmiş uygulamalardan da bilinen yollarda neden ısrar ediliyor?
Meclis’i güçlendirecek bir tek yol var: Milletvekillerini güçlendirmek!
Milletvekilleri, parti liderlerinin iki dudağı arasında kaldıkları ve asıl seçmenleri parti genel başkanları olduğu sürece, böyle bir güce sahip olamıyorlar.
Bunun yolu da Anayasa’dan değil, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu’ndan geçiyor.
Bu konuda AKP’nin önerisi nedir, bilmiyoruz, çünkü eski düzenin devamından yanalar.
“Meclis’in denetim yetkisi” ise bir hoşluk olarak Anayasa’da yer alıyor, işe yaraması için değil.
MİLLİ EĞİTİM BAKANI’NIN KARNESİ
YÜKSEKÖĞRETİME Geçiş Sınavı’nın sonuçları açıklandı, bir kez daha gördük ki eğitim sistemimiz geriye gitmeye devam ediyor.
Bir önceki sınava göre “0” çekenlerin sayısı yine arttı. Geçen yıl 32 bin kişi sıfır almıştı, bu yıl 38 bin aday sıfır aldı.
Türkçe testinin ortalaması geçen yıl 19.101 idi, bu yıl 17.278 oldu. Matematik 7.891’den, 5.128’e düştü. Fen bilimlerinde de durum aynı: 4.697’den, 4.611’e geriledi.
İlerleme sadece sosyal bilimler için geçerli, 10.752’den, 12.308’e yükseldi.
Her birinden 40’ar soru sorulan sınavda, doğru yapılan soru sayısının ortalamasını gösteriyor bu sayılar.
Gösterdiği bir başka şey de şu: Milli Eğitim sistemimiz, tamamen çökmüş durumda.
Gelenekleri olduğu için iyi eğitim verilen liselerimiz de “proje okul” ilan edilip köklerinden koparıldığı için bu ortalamalar ileride daha da düşecek.
Dün Mehmet Tezkan, Milliyet’te yazdı, şimdi geleneği olan iyi meslek liseleri de “proje okul” kapsamına alınacak.
O okulların da iyi ve başarılı öğretmenleri dağıtılacak, o okulların da seviyesi düşecek.
Normal bir ülkede yaşıyor olsaydık, bu sonuçlar ortaya çıkınca Milli Eğitim Bakanı’nın istifa etmesi gerekirdi.
Çünkü bu sonuçlar, aslında Milli Eğitim Bakanı’nın karne notudur.
Yerine gelecek yenisi de beş yıllık, on yıllık dönemlerde bu sonuçları nasıl düzelteceğini açıklar, başaramazsa o da istifa etmek zorunda kalırdı.
Ta ki en başarılı Milli Eğitim Bakanı’nı bulana kadar.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın böyle bir hedefi var mı? Mesela 2020’deki sınavda, matematik ortalamasını 10’un üzerine çıkarmak gibi.
Tabii ki yok. Tek hedefleri bütün ortaokul ve lise eğitimini imam hatiplere dönüştürmek.