Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Beraber yürüdük biz bu yollarda!

UMBERTO Eco, Tempo Dergisi’nde her ay bir köşe yazıyor. Tempo’nun bu sayısındaki yazısını şöyle bitirmiş:

“Diyeceksiniz ki sana ne? İlgilenecek daha önemli şeyler yok mu? Yok!”
Bazı günler kafama takılan değişik konularla ilgili bir şeyler yazdığımda böyle e-postalar alıyorum: “İlgilenecek daha önemli konular varken bunlarla neden zaman geçiriyorsun” diye.
Demek ki dünyanın başka yerlerinde de yazarlar ile okuyucular arasında böyle bir ilişki var.
Yazarın o an için kendince önemli gördüğü bir şeyi yazması, o konuyla hiç ilgisi olmayan bazı okuyucuları rahatsız edebiliyor. Olsun. Başka bazı okuyucular da o yazıları okuyor, anlatılan düşünceyi beğeniyor ya da beğenmiyor ama okuyor.
Bu yazı da sanırım biraz öyle olacak. Memleketimizin bin tane sorunu var elbette ama bazen o sorunların dışına çıkmak istiyor insan. Belki bir tür kaçış duygusu bu.
Umberto ağabeyim bu ay yazdığı yazıda benim de uzun süredir aklımda olan bir konuya değinmiş.
“Eskiden çiftler kol kola yürürdü. Şimdilerde el ele tutuşmak neredeyse zorunlu. Bu sevgi göstergesi mi, yoksa seni cinsellikle ödüllendiren tek kişiyi kaybetmemenin yolu mu?” diye soruyor.
Evet, ben küçükken Türkiye’de de kentli kadınlar ve erkekler, eğer aralarında bir ilişki varsa, bu evlilik de olabilir, sevgililik ilişkisi de; sokaklarda böyle yürürlerdi: Kol kola!
Gerçi bizim yatılı okulda da erkek çocukların kol kola yürüdükleri vakidir ama o eşcinsellikten çok sokaklarda kaybolmamakla ilgiliydi sanırım. Tıpkı çarşı iznine çıkan kırsal kökenli askerlerin serçe parmaklarını birbirlerine takarak yürümeleri gibi!
Georges Perec, deneysel bir metin yazmak için Paris’te Saint Sulpice meydanındaki bir kafede her gün belli saatlerde oturarak gördüklerini not edermiş. Ampirik gözlemlere dayanması gereken bilimsel bir sonuç yaratmıyor bu elbette ama sonuçta biz köşe yazarları da biraz öyleyiz sanırım.
Mesela her cuma öğlen vakti Paper Moon’da arkadaşlarla yemek yerken bir yandan da yan gözle kapıdan giren çıkan kadınlara bakarak bu sezon neyin moda olduğunu çıkarmak gibi bir şey bu. Elbette bilimsel bir sonuç değil ama ampirik olarak anlamlı bir şeyler söyleyebiliyor insana.

Dediğim gibi benim çocukluğumun geçtiği Ankara ve Antalya’da erkekler ile kadınlar bir yere giderken kol kola girerlerdi.
Benim gençliğimin Ankara’sında ise genç erkekler, Bulvar’da birlikte gezindikleri kızların omuzlarına kollarını sararlardı ki biz “dalgacılar” bunu “kızı boğmak” diye tanımlardık.
Şimdi ise sokaklarda erkekler ve kadınlar el ele yürümeyi tercih ediyorlar.
Bunun çağın gereklerine uygun eşitlikçi bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorum, Umberto Eco’nun tersine!
Kol kola gezen çiftlerde kadın erkeğin koluna girer. Erkek çenesi hafifçe yukarı kalkmış bir biçimde yürür, kolundaki kadının kendisine ait olduğunu ilan edercesine!
“Kızı boğar gibi” yürüyenler için ise daha sahiplenici bir tavır söz konusu: “O benim, hiçbir yere bırakmam” gibi.
Oysa el ele tutuşmak daha eşitlikçi bir ilişki gibi geliyor bana. “Birlikte yürüyoruz, bu yolları birlikte aşacağız” gibi bir tavır. Bu yönüyle daha demokratik ve çağın ruhuna daha uygun.
Yazının başına döneceğim yine. Diyeceksiniz ki “başka konu mu yok”. Evet, var kuşkusuz. Ama birbirini seven bir erkek ile bir kadının el ele tutuşup kalabalıklar içinde kaybolmasından daha güzel ne olabilir ki bir insanın hayatında?

Kuzey belki de güneydi ve güneydeydi kuzey!

TÜRK televizyon tarihinin en önemli isimlerinden biri sayılması gereken Faruk Bayhan yakın bir arkadaşım, kendi aramızdaki hitap biçimimde söylersem “Tavariş Faruk” demem gerekir.
“Tavariş” Rusça bir kelime, arkadaş anlamına geliyor ama basit bir arkadaşlıktan daha ötesi bu.
Faruk, bayramda eşi Semra Hanım ile birlikte Avustralya ve Yeni Zelanda’ya gitti ve oradan bana da bir hediye getirdi. Bu, 30 santime, 20 santim boyutlarında bir “Dünya Haritası”.
Ama bildiğimizden bir hayli farklı, üzerinde de zaten “Upside Down World Map” yazılı, yani tersine çevrilmiş bir harita.
Haritada bizim bildiğimiz “kuzey”, güneyde, “güney” ise kuzeyde yer alıyor. Böyle olunca da Avustralya ve Yeni Zelanda ile birlikte Çin ve Rusya, Dünya’nın merkezine gelmiş.
Oysa bizim klasik “Avrupa bakışlı” haritamızda tan tersi söz konusudur. Avrupa ve Kuzey Amerika merkezde yer alır, gerisi “preferi”dir.
Aslına bakarsanız, şu anda Dünya’nın yaşadığı ekonomik gerçeklere daha uygun bir durum bu “upside down” harita.
Yeryüzündeki konumumuzu belirlerken referans noktamız ayağımızı bastığımız yerdir.
Mesela şu anda ben 41 derece 9 dakika 36 saniye kuzey, 29 derece 1 dakika 46 saniye doğu noktasındayım.
Yere doksan derece bir açıyla duruyorum. Böyle olunca Ekvator’un güneyinde kalan insanların da benim tam tersimde duruyor olmaları gerekir. Ama onlar da baş aşağı durmuyorlar, yere doksan derecelik bir açıyla basıyorlar.
Dünya, boşluktaki bir portakal gibi duruyor aslında. Ortasından geçen bir çizgiyi ki buna Ekvator diyoruz referans alırsak çizginin iki tarafındaki insanlar birbirlerine ters durmuyorlar.
Binlerce yıl önce Avustralya ve Latin Amerika, Avrupa’dan daha önce gelişmiş olsaydı bugün Dünya Haritası dediğimiz şey böyle olurdu: “Yukarıda” Avustralya, Latin Amerika ve Antarktika, “aşağıda” Avrupa, Anglosakson Amerika ve kutup!
Diyeceğim şu ki her şey bulunduğumuz ve kendimiz için tarif ettiğimiz yer ile ilgili.
Bazı şeyleri çok kötü, bazı şeyleri çok iyi diye tanımlamamız da bununla ilgili.
İzafi olmayan bir tek şey var: Hayatımız!
Ve o da ne yazık ki bütün insanlık tarihinin içinde mikroskobik bir kum tanesinden bile küçük ve onun bile kıymetini bilemiyoruz.