Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bir elmanın iki yarısı

TÜRKLER ile Yunanlıların birbirlerine ne kadar çok benzediklerinin bir örneği de cumartesi gecesi oynanan maç oldu.

Maç sırasında sahaya yağdırılan su şişeleri, patlayıcılar ve açılan küfürlü pankartlar bizim de yabancısı olmadığımız şeyler.

Maç sonrası Yunan gazete ve televizyonlarında yayımlanan yorumlar da öyle.

Yorumların ortak ana fikri, bizim gazetelerin aktardığına göre şöyle: Battık, rezil olduk, utanç gecesi, kara gece vs.

Maç Atina‘da değil de İstanbul‘da oynansaydı, sonuç da ters olsaydı burada ne konuşulacak, yazılacaksa aynı şeyler yazılmış.

Dün yazı işlerindeki arkadaşlarla YouTube sitesindeki videolara baktık. Türkiye gibi derin mizah geleneği olan bir ülkenin insanlarına yakıştıramadığım espriler yapılmış.

Sonuç tersi olsaydı eminim Yunanlıların yaptıkları da bundan farklı olmayacaktı.

Oysa Fatih Terim’in maç öncesi söylediği gibi, “olay” bir futbol maçından ibaretti!

İki takımdan biri kazanacak ya da maç berabere bitecekti.

Önemli olan kazanmak için sportmence mücadele etmekti.

Ne kazananın kaderi değişecekti ne de kaybeden batacaktı!

Bu tabloya bakınca “acaba” diyorum, “Ege Denizi’nden kimsenin bilmediği bir gaz mı çıkıyor ki bir futbol maçının sonucu bile bizleri bu hale getirebiliyor?”

Partilerin propaganda hakkı engellenmemeli

SİYASİ tutumu, başkanının kimliği ve görüşleri itibarıyla bana en uzak partilerden biri de Genç Parti.

Ama bugün Genç Parti’nin haklarını savunmak zorundayım, bu da bizim mesleğin bir cilvesi.

Yunanistan ile Türkiye arasında oynanan maç sırasında yayımlanmak üzere GP, ATV’ye toplam 27 dakikalık reklam rezervasyonu yaptırmış ve parasını da ödemiş.

Maçın başlamasına birkaç saat kala ATV yetkilileri, GP yöneticilerini aramış ve reklamların yayınlanamayacağını bildirmiş.

Konunun “borçlar hukukunu” ilgilendiren yönüyle ilgili değilim. Ama benim sınırlı borçlar hukuku bilgim bile “icabın” yerine getirilmesi gerektiğini söylüyor.

Alıcıya sunulmuş bir reklam tarifesi var, alıcı bunu kabul etmiş ve parasını da yatırarak üzerine düşeni yerine getirmiş.

Genel ahlaka ve kamu düzenine aykırılık da olmadığına göre bir sorun çıkmamalıydı.

Ama bundan da önemlisi, seçimin yaklaştığı bir dönemde siyasi partilerin televizyon ve gazetelerde reklam yapma haklarının güvence altında olup olmadığı.

ATV yöneticilerinin reklamları neden geri çevirdiklerini bilemiyorum.

Bu, iddia edildiği gibi hükümetten kaynaklanan bir baskıdan kaynaklandıysa gerçekten çok ciddi bir sorun var demektir.

Siyasi partilerin özgürce propaganda yapma haklarının şu ya da bu şekilde engellenmesi, seçimlere gölge düşürecek bir uygulama olur.

Yayın kuruluşlarının bu konuda tüm siyasi partilere eşit yaklaşması gerekir. Görüşlerini hiç beğenmiyor olsak da doğru olan budur.

Vatandaş kime güvenecek?

ANKARA’da bir apartman dairesinde dernek kurarak kumar oynatan iki kişinin yarattığı dehşetle ilgili haber dün Hürriyet‘te yayımlandı.

Apartman sakinleri, söz konusu kumarhanenin kapatılması için şikáyette bulunmuşlar.

Ve kumarhaneyi açıp işleten iki eşkıya, gece yarısı bütün apartmanı kapının önüne döküp camı çerçeveyi kırmış.

Açtıkları ateş sonucunda 35 yaşında, üç çocuk babası bir vatandaşımız hayatını kaybetti.

Bu vahim olay, ülkedeki asayişsizliğin hangi boyutlara ulaştığını ve vatandaşların eşkıya karşısında nasıl çaresiz kaldığını gösteren örneklerden sadece biri!

Olayı son derece vahim hale getiren şey, vatandaşların şikáyetleri üzerine apartmana gelen polis memurlarının, saldırganlar hakkında hiçbir işlem yapmaması.

Gece yarısı bir apartmanın camlarını, kapılarını kırıp bütün sakinlerini sokağa döken iki saldırgan var ve olay yerine gelen polis, bunları karakola götürme gereğini bile duymadan oradan ayrılabiliyor.

Bundan güç alarak daha da saldırganlaşan caniler, bir kişiyi öldürebiliyor.

Böyle bir olayda vatandaşlar polise güvenmezlerse kime güvenecekler?

Polis nasıl olsa bir şey yapmıyor diye herkes beline bir silah takıp kendisini korumak zorunda mı?

Bu sorumsuzluğun bedelini kim ödeyecek, hesabını kim verecek?

Görevini yapmadan olay yerinden ayrılan polis memuru mu, onu iyi bir polis olarak yetiştirmeyi başaramayan amirleri mi, ülkedeki asayişsizliği hepimiz gibi seyretmekle yetinen İçişleri Bakanı mı?