Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bir ‘günah keçisi’ bulduk, üzerinde tepiniyoruz

ÖZEL yetkili mahkemeler ile ilgili tartışmanın başlama nedeni, bu mahkemelerin adil yargılanma hakkını zedeliyor olması değil.

Türkiye’de bunun kimsenin umursamadığı bir şey olduğunu biliyoruz.

Ergenekon soruşturması sırasında “kurunun yanında yaşlar da yanabilir” gerekçesinin en demokrat olması gereken aydınlardan bile duyulduğu bir ülkede yaşadığımızı unutmayalım.

Bu tartışma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “gücümün üstünde güç tanımam” anlayışından çıktı ve buradan başladığı için de bir hukuk devletinde olması gerektiği gibi de çözülmeyecek.

Mahkemelerin iktidar alanı, hükümetin iktidar alanını daraltmayacak şekilde sınırlandırılacak ve Türkiye’nin çoğunluğu bu soruna çözüldü gözüyle bakacak.

Oysa sorun çok daha derinde ve öyle kanunlarda düzeltmeler yapılarak halledilemeyecek kadar karmaşık.

En önemli sorunumuz, Türkiye’de yargının yetkisini kullanırken “devlet adına” hareket ettiğini düşünüyor olması. Ve bu sorun, özel yetkili mahkemeler ile sınırlı değil.

Yargı böyle düşündüğü için de yorum hakkını bireylerin özgürlük alanlarını genişletmek yönünde değil, devletin serbestçe kullanılmasını istemediği özgürlükleri daraltma yönünde kullanıyor.

Asker vesayeti, cemaat vesayeti, Kemalist vesayet; adına ne derseniz deyin, yargı kendisini bundan kurtaramıyor.

Elbette istisnalar oluyor, yorum yetkisini bu yönde kullanan yargıç ve savcılara haksızlık etmek istemem ama genel durum ne yazık ki budur ve bu sorun, yargının refleksleri değişmedikçe giderilemeyecek. Yıllar sonra büyük ölçüde AİHM içtihatlarıyla çözüleceğini göreceğiz.

Bir diğer sorun da özellikle savcıların, polisin etkisine çok açık olması. Soruşturmayı savcı değil, polis yönlendiriyor. Büyük davalarda savcıların ve yargıçların ilk sorgularda kendilerine polisin yazıp verdiği soruları sormakla yetindiği bir sır değil. Ve bu sorun da özel yetkili mahkemeler ile sınırlı değil, ceza yargılamamızın tümüne hâkim bir sorun.

Masumiyet karinesi hiçbir zaman dikkate alınmıyor. Hukuka uygun delillerin yeterli olarak toplandığına neredeyse hiç tanık olmuyoruz. Suçlu oldukları varsayılan kişilerin toplanıp tutuklanması ile delillerin tümünün toplanıp, iddianamenin tamamlanması arasında bir yıla yaklaşan süreler geçiyor.

Delillerin geçerliliğini tartışmadan karar vermeye eğilimli mahkemelerimiz bile var ve bugün özel yetkili mahkemelerin yetkilerinden yakınan hükümet de avukatsız duruşma yapılmasına bile sıcak bakıyor.

Yeni yapılacak Anayasa, Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık hevesinin ürünü olmayacaksa, amaç Türkiye’yi gerçekten demokratik bir hukuk devleti haline getirmekse öncelikle bu konuları çözmeli.

Terkoğlu’nun avukatından bir açıklama

Odatv davasında tutuklu olarak yargılanan gazeteci Barış Terkoğlu’nun avukatı Hüseyin Ersöz’den dün yazdığım yazı ile ilgili bir açıklama aldım. Yanlış anlaşılmayı önlemek için bu açıklamayı bilgilerinize sunuyorum:

“Köşenizde Barış’a isnat edilen suçlamaları da konu etmişsiniz. Ancak düzeltmem gereken bir husus var. Barış’ın Kadıköy’de bulunan evinde yapılan aramalarda hiçbir dijital doküman ele geçmedi.

“İddialara dayanak dokümanlar Odatv’nin Beyoğlu’nda bulunan Haber Merkezi’ndeki bir bilgisayarda bulundu. Bu bilgisayardaki dokümanların bilgisayar korsanlığı ürünü olduğu ise biri YTÜ diğeri ise ABD merkezli bir adli bilişim şirketi tarafından tespit edildi. Her iki rapora da Odatv.com’dan ulaşabilirsiniz. “Sonuç olarak Barış Terkoğlu’na dijital dokümanlara dayanılarak isnat edilen bir suçlama yok. Evinde yapılan aramalarda hiçbir dijital doküman ele geçmedi. Barış’a isnat edilen suçlama bu dijitallerde geçen talimatlar çerçevesinde Odatv.com’da haber yazmak. Bir de hâkim ve savcıların kolluk personeliyle yediği yemeğe ilişkin fotoğrafları yayınlamak var tabii.

“TÜBİTAK’tan gelmesi beklenen raporun Barış Terkoğlu açısından da bir önemi yok, dolayısıyla. Barış şu an sadece yapmış olduğu haberler nedeniyle tutuklu bulunuyor.”

Acil dekoder ihtiyacı!

BAŞBAKAN Yardımcısı Bekir Bozdağ geçenlerde “özel yetkili mahkemeler normal bir hukuk devletinde olmaması gereken mahkemelerdir” demişti. Bozdağ konuşmasında, bu mahkemelere yönelik bir çalışma olduğunu belirterek “bütün seçeneklerin değerlendirildiğini” de söylemişti.

Daha sonra konuya Başbakan da girdi. Değişik konuşmalarında özel yetkili mahkemelerin yetkilerini aştıklarından, bu durumu düzeltecek yasa değişikliklerinin de yapılacağından söz etti.

Bu konuya bakalım ne zaman girecek diye merak ettiğim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da dün konuştu. Gazetecilerin “özel yetkili mahkemeler konusunda herhangi bir değişiklik düşünülüyor mu?” sorusunu yanıtladı. “Hiç konuşmadık. Zaten medyada, basında görüşlerini ifade edenler kendi kişisel düşüncelerini ifade ediyorlar. Sayın Başbakanımızın da, bazı bakan arkadaşlarımızın da kişisel görüşlerini ifade ettiklerini biliyoruz. Ama 250, 251 ve 252. maddelerle ilgili olarak bunları değiştiren, bunları sınırlandıran, bunların faaliyet alanlarına giren bir düzenleme şu anda taslak olarak da, tasarı olarak da yok” dedi.

Bir Başbakan ve iki Başbakan Yardımcısı konuşuyor ve ikisinin söylediği, diğerinin söylediğiyle çelişiyor. İlginç bir durum! Başbakan Yardımcılarından biri, diğer Başbakan Yardımcısı ve Başbakan’ın “kişisel görüşlerini açıkladıklarını” söylüyor.

İçinden nasıl çıkacağız bu durumun bilemiyorum. Hangi bakan konuşurken kişisel görüşlerini söylüyor, hangisi hükümetin bir projesini, programını açıklıyor, anlayabilirsen anla!

Acaba bakanların söyledikleri sözlerin kimi bağladığını, kimi bağlamadığını, bakanın aslında ne söylemek istediğini bizlere anlatacak bir dekoder piyasaya sürülür mü?