Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bir kurban, bütün günahları bağışlatır mı?

17 Ağustos 1999’da meydana gelen Marmara Depremi’nde yapıp sattığı bazı binaların yıkılması nedeniyle yargılanan müteahhit Veli Göçer ve ortağı mimar İsmet Kösebalaban 18 yıl, 9’ar ay hapis cezasına çarptırıldılar.
Sanıklar ayrıca 250’şer YTL “para cezası” da ödeyecekler.

Böylece üzerinden tam 6 yıl 9 ay geçtikten sonra Marmara Depremi’nde de “adalet” yerini bulmuş oluyor!

Acaba öyle mi?

“Geciken adalet, adalet değildir” ilkesini bir yana bırakıyorum.

Marmara Depremi’nde ölenler, yaralananlar sadece Veli Göçer ile ortağının yaptığı binalarda mı oturuyorlardı?

Yalova’da, Adapazarı’nda, Gölcük’te, İzmit’te ve daha birçok kentte duvarların altında yaşamlarını yitirenlerden sadece o mu sorumluydu?

Öteki binaların müteahhitleri, teknik sorumluları, statik hesaplarını yapanlar, inşaatları kamu adına denetlemekle görevli olanlar ne oldu?

Kesilen kolonlara, kaçak çıkılan fazladan katlara, kötü kaliteli beton ve yetersiz demir kullanılmasına göz yumanlar nerede?

Bir “günah keçisi” seçtik ve bütün suçu onun üzerine yıkarak şimdi vicdanlarımızı rahatlatmış mı oluyoruz?

Bu kurban, bizleri “sırat köprüsü”nden geçirmeye yeter mi dersiniz?

Turizmde değişen trendler

“OTEL lokantalarının yemekleri sıkıcı ve tatsız tuzsuz olur” diye genel kabul gören bir inanış var.

Özellikle işleri nedeniyle çok sık ve uzun seyahatlere çıkanlar ile turistik gezilerinde ağızlarının tadının kaçmasından korkanları yakından ilgilendiren bir durum bu.

Ülkemizdeki turizm yatırımcılarına buradan duyurmuş olayım ki artık  “gelenek” değişiyor!

Dallas kent merkezindeki The Adolphus Hotel’in içinde yer alan French Room isimli lokantanın şefi Jason Weawer, “artık otel lokantacılığında bir Rönesans başladı” diye anlatıyor.

Lokantaları yiyecek kalitesi, dekor ve servis kriterleri üzerinden değerlendirerek sınıflandıran Zagat da bu değişimi takip ederek yeni bir liste yayınlamış. America’s Top 100 Hotel Restaurant isimli çalışmada özellikle Las Vegas otellerinin krallığı hüküm sürüyor.

Mesela Bellagio’nun dört lokantası da listeye girmeyi başarmış. (Listenin birinci sırasında yukarıda sözünü ettiğim French Room var.)

Zagat’ın CEO’su Tim Zagat otel restoranlarının, yatırılan paraya göre getirilerinin az olduğunu ancak bunun oteller için bir prestij sorunu olduğunu anlatıyor. “Otelim birinci sınıftır demenin yeni yolu bu” diye konuşuyor.

Bu durum oteller arasında bir savaşa da yol açmış. Amerika’nın bir bölümü bizdeki artistler gibi medyatik şöhret de olan yaratıcı aşçılarının önünde şimdi büyük transfer çekleri duruyor.

“Aşçı olmak istiyorum” diyen çocuklarına “git doktor ol” diyenleri tanıdığım için buradan uyarıyorum: Artık aşçılıkta iyi para var!

Fanatik lale!

BÜYÜKŞEHİR Belediyesi’ni bazen çok eleştiriyorum ama İstanbul’a dikilen 3 milyon lale nedeniyle de kutlamam gerekir.

Dünyanın değişik yerlerinde isimleri bir çiçekle birlikte anılan birçok kent var.

Birkaç gündür bulunduğum Washington DC de böyle kentlerden biri.

Kiraz çiçekleri ile ünlü ve kiraz çiçeklerinin açma dönemi bir festival ile kutlanıyor. Kente sadece bu çiçekleri görmek için on binlerce insan akın ediyor, ticaret ve turizm canlanıyor.

Bu aynı zamanda kent insanlarına doğayı sevdirmenin, çocuklara doğa sevgisi aşılamanın bir yolu olarak da kullanılıyor.

İstanbul için ben hep “erguvan”ı yakıştırırdım ama düşündükçe lale seçiminin de iyi bir tercih olduğunu görüyorum.

Ama muziplikler de oluyor.

Fenerbahçe’nin “evi” sayılan Bağdat Caddesi’ne sarı-kırmızı laleler dikilmiş. Fenerbahçe’nin lisanslı ürünlerinin satıldığı Fenerium Mağazası’nın önü de laleler ile sarı-kırmızıya boyanmış.

Belediye yetkilileri “Bir karışıklık olduğundan” söz ediyorlar.

Ama bir muziplik olduğu da kesin bence.

Dilerim ki fanatik bazı kişiler sırf renkleri nedeniyle bu çiçeklere kıymasınlar.

Aklıma yıllar önce 1 Mayıs mitinginde, Kadıköy Meydanı’ndaki lalelere uygulanan “kıyım” geliyor da doğrusu içim titriyor!