Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bir ‘münferit polis yumruğu’ daha!

MARDİN Milletvekili Ahmet Türk, Batman’daki Nevruz gösterileri sırasında bir polis tarafından yumruklandı.

Ahmet Türk, içinde bulunduğu otobüsün camları kırılıp içine gaz sıkılınca otobüsten çıktığını ve o sırada resmi giyimli bir polisin gelerek kendisini yumrukladığını söylüyor.
Yumruğu atan şahsın Ahmet Türk’ü tanımıyor olması düşünülemez. Milletvekili olduğunu bilmediği de!
Şimdi bu polis memurunun bulunması gerekiyor, “milli iradeyi” temsil eden bir milletvekilini yumruklamanın bedelini ödemesi için!
Savcılarımız karakolda elleri bağlı şahısları döven polisler için bile “basit yaralama” suçundan dava açıyorlar, bakalım elleri bağlı olmayan birisini yumruklamak nasıl bir suç olarak tarif edilecek?
Eğer bu da “basit yaralama” suçuna sokulacaksa, Bakan Egemen Bağış’a yumurta attığı için “kasten yaralama” suçundan ceza istenen öğrenciyi ne yapacağız, bilemiyorum.
Tabii bütün bunlar yumruk atan polisin bulunup bulunamamasına da bağlı.
Bu “münferit olay” ve benzerleri de genellikle muhalefet milletvekillerinin başına geliyor zaten. Kiminin gözüne gaz sıkılıyor, kiminin gözü patlatılıyor!
“Benim memurum işini bilir” sözünü hatırlamamak mümkün değil!

Yumurta, kabak ve imaj meselesi!

AB Bakanı Egemen Bağış’a yumurta atarak “yaralanmasına” neden olan öğrenci için “kasten adam yaralamak” suçundan dava açıldı, beş yıl hapsi isteniyor.
Kararı elbette mahkeme verecek, bununla ilgili bir şey söylemek doğru değildir ama eline bir yumurta alıp atan kişinin birisine zarar verme kastıyla hareket ettiği de söylenebilir mi, bilemiyorum.
İsabet ettirmek de zaten ayrıca bir mesele, antrenmanlı olmak, atıcılıkta ustalaşmak da gerekiyor. Ama dedim ya kararı biz vermeyeceğiz, mahkemenin yetki alanında bir konu.
AB Bakanı Egemen Bağış geçenlerde bu konuyla ilgili olarak şunu söyledi:
“Eğer Türkiye, birbirlerinin fikirlerini beğenmeyen insanların, birbirine yumurta attığı bir ülke haline dönüşürse, ülkemiz kadınbudu köfteye döner! Türkiye’yi bu imajından kurtarmamız lazım.”
Bakan doğru söylüyor, birbirinin fikrini beğenmeyenler birbirine yumurta atmamalı, başka şeyler de fırlatmamalı.
Ama Türkiye’nin bu durumda neden “kadınbudu köfteye” döneceği örneğini verdiği üzerinde durmak gerek.
Belki Bakan bu yemeği daha çok beğeniyor olabilir ama acaba “mücver” benzetmesi daha mı doğru olurdu? Malum “kabakgillerden” üretme potansiyelimiz fena sayılmaz.
Bakan’ın “Türkiye’nin imajı” ile ilgili çabaları da elbette takdire değer ama acaba imajımızı bozan tek şey birbirimize yumurta atmamız mı?
Kitap yazdığı için hapse atılanlar, milletvekili seçildiği halde hapiste yatmaya devam edenler, hapisteki gazeteciler imajımıza zarar vermiyor da bir garip yumurta mı veriyor?
Bir protesto gösterisi yaptığı için üniversiteden atılan öğrencileri, aylarca yargıç karşısına çıkarılmadan hapiste tutulan protestocuları ne yapacağız?
Karakollarda dayak olanca hızıyla sürüyor, işkenceciler amirleri ve savcılar tarafından korunuyor, bu imaja zarar vermiyor mu?

Duygusal kopuşa dikkat!

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide işaret ettiği bir konu var ki çok önemli. Ağırdır, değişik araştırmalara dayanarak Türkler ile Kürtler arasında bir duygusal kopuş başladığını ve bunun giderek yaygınlaştığını söylüyor.
Son Nevruz olaylarına bakınca, hükümetin de BDP’nin de bunu hiç önemsemediğini görmek mümkün.
Nevruz’u hafta içinde değil de hafta sonunda kutlamak isteyen BDP’lilere hükümetin valileri izin vermedi. Bu izni vermemenin nelere yol açabileceğini tahmin etmek de zor değildi.
Nitekim beklenen oldu, meydanlar savaş alanına döndü, kentlerin servetleri parçalandı, vatandaşlar zarar gördü.
Türkler, Kürtlere kızdılar, ortalığı savaş alanına çevirip, mala mülke zarar verdikleri için.
Kürtler de Türklere kızdılar, ağız tadıyla bir Nevruz kutlamalarına bile izin verilmediği için.
“Duygusal kopuş” da böyle şeylerle beslenir zaten.
Bu bir süreçtir, küçük kızgınlıklar birikir birikir ve sonunda insanlar birbirlerine tahammül edemez, bir arada yaşayamaz hale gelirler.
Ağırdır’ın söylediği gibi bugün Türklerin neredeyse yarısı Kürtler ile komşuluk etmeye bile sıcak bakmıyor.
Çok da uzak olmayan bir gelecekte bunun yuvarlanan bir kartopu gibi büyüyüp, iki tarafı da önüne katıp sürükleyeceğini görebileceğimizi söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.
Zaten BDP’nin ve PKK’nın istediği şeyin de tam olarak bu olduğunu düşünüyorum.
Eğer Nevruz gösterilerine pazar günü için izin verilmiş olsaydı, belki hayal kırıklığına bile uğrayabilirlerdi.
Acaba hükümetin de bu çatışmacı tavrı körüklemesinin nedeni bu mudur?