Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Düşünce kuruluşunun da ‘yandaşı’ makbul!

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan bu hafta Washington’u ziyaret ederken Enerji Bakanı Taner Yıldız da SETA isimli bir düşünce kuruluşunda Türkiye’nin enerji politikaları üzerine bir konuşma yapacak.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da bir konuşması var. Onun yapılacağı yer de Washington’daki George Mason Üniversitesi’nin İslam Araştırmaları Merkezi.

Programa bakarken şöyle düşündüm: Belli ki AKP artık her şeyin “yandaşından” medet umuyor, düşünce kuruluşlarının bile!
 Türkiye’de artık her şeyin bu düzlemde yürümesine alıştık. Müteahhitseniz, yandaş değilseniz iş alamazsınız. Yandaş değilseniz, terfi edemezsiniz. Biliyorsunuz yakınlarda bir tane de “yandaş medya konseyi” de kurdular. Belli ki Türkiye’de geliştirilen alışkanlık, ABD’de de sürüyor.

Başbakan’ın da, Enerji Bakanı’nın da konuşacağı yerler “yandaş” düşünce kuruluşları. 

Bu da normal tabii!

Meselâ Washington’da, Brookings gibi, CSIS gibi, Rand Corporation gibi dünyaca tanınmış düşünce kuruluşları var.
 
Ama bu düşünce kuruluşlarında “bağımsız düşünce üretmek” fikri esas olduğu için, ısmarlama işler yaptırılamıyor. O nedenle de bizimkiler, “yandaş think tank”lerde gezinip duruyorlar.  

Böylece yurtdışından kamuoyu oluşturma faaliyetlerinde de bunları kullanıyorlar. Elbette, bağımsız olmadıkları için oralarda pek işe yaramıyorlar ama “Türkün Türk’e propagandası” söz konusu ise işe yarıyorlar.

Öte yandan Başbakan’ın konuşma yapacağı yerin ismi bile sanki özel bir anlam içeriyor gibi. George Mason Üniversitesi’ndeki İslami Araştırmalar Merkezi’ni Ali Vural Ak finanse ediyor, kuruluş için 4 milyon dolar vermiş. Merkezin tam adı şöyle: Ali Vural Ak Center for Islamic Studies. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, AK Parti olarak kısaltılmasında ısrar ettiklerine göre buna da Ak Merkez mi desek acaba?

Bir zamanlar maziye bak!  

MİLLİYET Gazetesi’nin tarihi ile ilgili bir çalışma yapılıyor. Gazetenin bugüne kadar yayımlanan birinci sayfalarından oluşan bir seçki de bu çalışmanın bir parçası.

Çalışmayı yürüten arkadaşlar, Genel Yayın Müdürü olduğum döneme ilişkin bazı sayfaları da seçmişler, üzerlerine bazı notlar yazmam için bana ilettiler.

Dün bu sayfalara bakarken dikkatimi 9 Ocak 2003 tarihli gazetenin birinci sayfasındaki bir sürmanşet çekti.

Zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün gazetecilere verdiği bir resepsiyondaki konuşması bu. Konuşmadan satır başları:

“Başbakan Abdullah Gül’ün Yüksek Askeri Şûra kararına şerh koyması irticaya cesaret verdi.”

 – “Yüksek Askeri Şûra müstesna bir olaydır. Anayasa maddesinin uygulanma istemine muhalefet şerhi koymak, idarenin kanunların uygulanmasını sağlama sorumluluğu ile çelişmiştir.”

“Cumhuriyetin laik yapısından asla taviz vermeyiz. Türbanın siyasi bir dayatma, Cumhuriyet geleneklerini aşındıran bir sembol ve eylemi olarak kullanılmasını hoş görmemiz beklenemez.”

Gazeteciler, Orgeneral Özkök’e “28 Şubat devam ediyor mu” diye de sormuşlar. Yanıtı şöyle:

“28 Şubat irticaya karşı o dönem alınan önlemlerdir. Tehdit devam ettiğine göre sorunuz cevaplanıyor.”

Görüldüğü gibi 2003 yılının Genelkurmay Başkanı da, o günün “komutanlarının bazılarından” yani bugünün “zanlılarından” çok da farklı düşünmüyormuş!

Yedek subay okulunda da bize zaten böyle öğretmişlerdi: Başarıdan da, başarısızlıktan da, yani bir karargâhta olan biten her şeyden komutan sorumludur!

Üç yılda verilen yarım soruşturma izni

HRANT Dink 19 Ocak 2007 tarihinde öldürüldü. Üç yıl, üç ay oldu.

Hrant Dink’in öldürüleceğine ilişkin ihbarı ciddiye almayan ve görevlerini yerine getirmeyen ve sanki ihbarı değerlendirmiş gibi cinayetten sonra tutanak düzenleyen polisler ile ilgili soruşturma izni ise yeni verildi.

Valiliğin verdiği soruşturma izni bir emniyet amiri, bir baş komiser ve bir komiseri kapsıyor. Aralarında zamanın Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın da bulunduğu altı polis için ise soruşturma izni verilmesi uygun görülmemiş.

Soruşturma izni, cinayetin ardından üç yıl geçtikten sonra verilebiliyor, o da yarım yamalak!

 Ve sonra çıkıp “Bizim iktidarımızda faili meçhul cinayet kalmadı” diyorlar.

Doğru dürüst araştırılmayan, arkasında kim var öğrenilemeyen bir siyasi cinayetin tetikçisi yakalandı diye bu cinayetin aydınlatıldığına inanmamızı bekliyorlar.

TBMM’de “faili meçhul cinayetleri araştırma teklifini” reddettikleri gibi, belli ki Dink cinayetinin soruşturulmasını da savsaklamaya eğilimliler!