Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Elmaşekerinin sapı elde kalıyor!

REFERANDUM ile kabul edilen Anayasa değişikliğinin asıl nedeninin HSYK’nın yapısını değiştirmek ve yargıyı da siyasete bağlı kılmak olduğunu çok yazmıştım.

O günlerde “Yetmez ama evet” cephesinin böyle eleştirileri duyacak hali yoktu.
Çünkü kandırılmışlardı: “12 Eylül’den hesap sorulacak, memura toplusözleşme hakkı tanınacak” gibi elmaşekerleriyle! Aradan bunca gün geçti, seçim öncesi göstermelik bir Kenan Evren sorgusu dışında 12 Eylül’ün asker sorumluları ve sivil suç ortakları hakkında hiçbir işlem yapılmış değil. “Memurlara toplusözleşme hakkı” tanınması ile ilgili olarak o günlerde yazdığım bir yazıda belirttiğim sakıncanın aynen gerçekleşmesi de benim için sürpriz olmadı.
Memurlar toplusözleşme hakkına sahip olacaklar ama grev hakları yok!
Sendikalar ücret ve diğer haklar konusunda hükümet ile bir anlaşmaya varamazlar ise mesele “hakeme” gidecek.
O da şöyle oluyor: Masanın bu tarafından sözleşmede anlaşamayan taraflardan biri olarak kalkacak hükümet, masanın öteki ucuna bu kez “hakem” sıfatıyla oturacak.
Hakem heyetinin başkanı Bakan olacak, beş üyesi hükümet tarafından seçilmiş olacak, sendikaların seçeceği dört üye de tiyatroyu tamamlayacak!
Parmaklar kalkıp inecek, “hakem heyeti” bir karar verecek ve o karar kesin olacak!
Buna da “memura toplusözleşme hakkı” adı vereceğizBir kez daha ortaya çıkıyor ki bu hükümetin ücretli ve maaşlıların dertleriyle bir ilgisi yok.
Onlar da tipik Türk muhafazakârları olarak işçi, memur ve köylüleri değil, zenginleri düşünüyorlar.
Eski muhafazakârlardan farkları böyle olduklarını dini bir örtünün gerisine saklayabiliyor olmaları. Yakında işçilerin kıdem tazminatı hakkı da “deve” olacak! “Kolay işe al, kolay işten çıkar” prensibi kazanılmış işçi haklarını yok etmenin yeni bir ifadesi olarak hayatımıza girecek.

Mamma li Turchi!

TÜRK Filmleri Festivali’nin açılış töreni için Roma’ya geldim. Boyu Cannes’dakinden kısa da olsa “kırmızı halıda” yürüdüm. Elbette oyuncu ya da yönetmen olduğum için değil, arkadaş hatırına!
Siyah bir palabıyık ve beyaz bir papyonun kırmızı bir zemin üzerinde yer aldığı festival afişinde şöyle yazılı: “Mamma li Turchi! Arrivano con i film!”
“Mamma li Turchi” sözü, İtalya’da çok eski yıllarda yaramazlık yapan çocukları korkutmak için kullanılırmış. Türk korsanların ve denizcilerin Akdeniz’e hâkim oldukları yıllarda! “Anneciğim Türkler” anlamına geliyor. Ve bu kez Türkler filmleriyle Roma’daydılar.
Bu yıl ilk kez düzenlenen festivalin açılışında Yavuz Turgul’un Av Mevsimi isimli filmi gösterildi. Filmin oyuncuları Şener Şen ve Cem Yılmaz da o sırada salondaydılar.
Festival için seçilen filmler, İtalya’da hiçbir zaman salon bulamayan Türk filmlerinin tanıtılması için güzel bir yelpaze oluşturuyordu. Takva da vardı, Bir Zamanlar Anadolu’da da!
Belgeseller ve kısa metrajlar da unutulmamıştı.
Festivalin Onursal Başkanı Ferzan Özpetek’i ve organizatörler Sevinç Baloğlu ile Serap Engin’i bu nedenle kutlamak isterim.
Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Hakkı Akil’in de başından itibaren bu işi desteklemesi önemliydi.
Bu ilk kez düzenlenen bir organizasyon ve kuşkusuz ki yıllar ilerledikçe Türkiye’nin tanıtımı için daha da etkin olacak.
Yeter ki “Türk gibi başladığımız bir işi İngiliz gibi devam ettirmek” mümkün olabilsin!

Böyle genellemelere ‘hasta’ oluyorum!

PARİS Hilton, kendi ismi ile pazarlanan ayakkabıların tanıtımı için İstanbul’a gelmiş. Bu sekizinci gelişiymiş kadere bakın ki o ne zaman Türkiye’ye gelse ben de yurtdışında oluyorum! Bunun için üzüldüğümü söyleyemem ama.
Gazetelere yansıyan haberlere göre Paris Hilton, “Türk kadınının moda zevkini beğendim. Onlar da gayet stil sahibi kadınlar. Benim markamı giyecekleri için çok mutluyum” diyor.
Böyle genellemelere deyim yerindeyse “hasta” olurum.
Orada olsaydım sorardım: “Hayatınızda kaç Türk kadını ile tanıştınız ki böyle bir fikre sahip olabiliyorsunuz” diye.
Türkiye’deki kadınlar “tek tip” değiller. Ne kadar zevk sahibi ve şık kadın var ise, bir o kadar da zevksiz ve bir tarzı olmayan kadın vardır. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde bu böyledir.
Öte yandan “şıklık” meselesi de son derece göreceli bir kavram.
Ben sade şıklığı severim mesela. Audrey Hepburn şıklığı da diyebilirim buna. “Tiffany’de kahvaltı” filmindeki o görüntü gözümün önünde.
Dar, uzun siyah bir elbise giymiş, bir sıra inci kolye ve bir inci küpeden başka bir şey takmamış, saçlarını topuz yapmış zarif bir kadın.
Ama bunu hiç “şık” bulmayan da vardır mutlaka.
Onlar da belki çok süslü kadınları şık buluyorlardır: Leopar desenler, çantada kafa yaracak büyüklükte “H” tokalar, parmaklarda, kulaklarda kocaman taşlar vs.!
Kimisi şıklığı ve modernliği “türbanda” bulur, kimisi omuzlara salınıvermiş saçlarda!
Öte yandan biz erkekler için bunun hiç önemi de yoktur. Sevdiğin bir kadın varsa şıklıktan anlayabileceğin şey o kadının ufku ve zevki ile sınırlıdır. Sevdiğin bir kadın yoksa ilgin de zaten karşılaştığın kadının giysisine, makyajına, aksesuvarlarına yönelik olmaz.
Zaten kadınlar da erkekler için değil, kendileri için giyinip süslenirler.