Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Endişeye gerek yok zaten öyle olacak!

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, TBMM’deki görüşmeler sırasında şöyle dedi: “Benim sesimi sadece milletim keser!”

Bu sözleri söylemesinin nedeni, muhalefet partisi mensuplarının Başbakan konuşurken, yüksek sesle itiraz etmeleri.
Halkın seçtiği bir Meclis’te böylesi normal! Demokratik dünyada da böyle oluyor.
Ben gazeteciliğe başladığımda Bülent Ecevit başbakan idi, iki ay sonra yerini Süleyman Demirel’e bıraktı.
Daha sonra yine Bülent Ecevit, yine Süleyman Demirel, Bülent Ulusu, Turgut Özal, Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz, yine Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, yine Bülent Ecevit ve Abdullah Gül başbakan oldular. Şimdi de başbakan sıfatını Recep Tayyip Erdoğan taşıyor.
Bu süre içinde “milletin istemediği” bir tek kişi başbakan oldu: Bülent Ulusu. Onu da milletin ne kadar istemediği tartışılabilir, halkımızın 12 Eylül rejimine karşı tutumunu biliyoruz.
Bugün geldiğimiz noktada artık böyle bir durum ile hiç karşılaşmayacağız. Bundan sonra da millet kimi seçerse başbakan o olacak!
Bunu kuşkusuz ki Recep Tayyip Erdoğan da biliyor olmalı, ama kabul edemediği de çok açık.
Günün birinde o da seçimi kaybedecek ve başbakanlık görevine bir başkası layık görülecek. Ben, Allah ömür verirse yine gazeteci olacağım ve bu köşede ya da bir başka yerde o yeni seçileni eleştireceğim. Benim de işim bu!
Yani bu bir doğal süreç! Nasıl ki “her canlı ölümü tadacak”, her siyasetçi de seçimi önünde sonunda kaybedecek!
Ama iktidar gücüne sahipken insan bu bildiği çıplak gerçeği bile unutabiliyor. İktidar gücünü hiç kaybetmeyeceğini, sonsuza kadar o makamlarda kalabileceğini zannediyor.
Bugün TBMM kürsüsünde yüksek sesle de olsa eleştiriler karşısında bunu söylüyor olması, aslında içsel bir korkuya işaret ediyor.
Bütün siyasetçilerde olan ve önlenemeyen bir korku: Günün birinde millet kararını değiştirecek ve bugünkü yüksek perdeden atışların sonu gelecek.
Başbakan’a önerim şudur: Kader inancı da olduğuna göre bunu gönül rahatlığıyla içine sindirmesi ve eleştiriler karşısında daha hoşgörülü olmayı denemesi!

Sorunun yanıtını hâlâ bekliyoruz

HRANT Dink cinayeti ile ilgili soruşturmada tanık olarak ifade veren Emniyet Müdürü Emin Arslan şunları söylüyor:
“Cinayetin Emniyet içinde soruşturulduğu ve sorumluların tespit edilmeye çalışıldığı tahkikat sürecinde asıl sorumluların suçu başkalarına atmak için medyayı ve üst makamları manipüle ettiklerini görüyordum.”
Arslan, cinayetin aydınlatılması için Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görevli polis müfettişi Levent Yarımel ile cinayet sırasında Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay’ın dinlenmesi gerektiğini de söylüyor.
Hrant Dink’in neden öldürüldüğünü biliyoruz. Bir Ermeni olarak kamuoyunun gözünün önündeydi, doğru şeyler söylemeye gayret ediyordu, bu nedenle hedefteydi.
Nasıl öldürüldüğünü de biliyoruz. Öldürüleceğine ilişkin güçlü kanıtlar ve istihbarat vardı ama o gün Hrant Dink’in hayatını korumaktan sorumlu olanlar bu işlerini yapmadılar, onun için öldürüldü.
Ve bu işin nasıl olduğu hâlâ büyük bir muamma!
Çünkü “sivil demokrasi şampiyonu” hükümetimiz, bu işin gerektiği gibi soruşturulmasını sağlayamadı. Sorumlu oldukları müfettiş raporlarıyla tespit edilen emniyet görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi hatta bazıları terfi bile ettirildi.
Ve bizler hâlâ şu sorunun yanıtını bekliyoruz: Hrant Dink’in öldürülmesine göz yummak bir “nefret suçundan” mı kaynaklanıyordu?

Onlar da TC vatandaşıydı

MİLLİYET’te Mehmet Tezkan yazana kadar bu işin farkına varmamıştım. Bunu bir özeleştiri olarak kabul edin lütfen. Her gün sadece meraktan değil, işi için gazete okuyan biri olarak bunu fark etmemiş olmaktan utandığımı söylemek zorundayım.
Van’da kaçan hayvanlarını takip etmek için yanlışlıkla sınırı geçen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı köylülere İran askerleri ateş açmış: Bir ölü, bir yaralı, bir kayıp!
Bir yılda bu nedenle İran askerleri tarafından öldürülen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı 20!
İran ile aramızda bir sınır ihtilafı yok! Yüzlerce yıldan beri, böyle bir sorunumuz yok.
O bölgede sınır dediğimiz şey, haritadaki gibi kırmızı çizgiler ile işaretlenmiş de değil. Kırmızı çizgi nereden geçiyor, bunu bilmek cebinizde bir GPS cihazı yoksa mümkün de değil.
Ve gariban köylüler var. Tek servetleri üç-beş koyundan, keçiden oluşan, onlardan sağladıkları üç-beş kuruş ile yaşamak ve çocuklarını büyütmek durumunda olan köylüler.
Sınırı geçtiklerinde onlara “Sınırı geçtiniz, hadi keçinizi alın da gidin” demek, bir devletin egemenlik haklarını yok edecek bir şey de değil. Keçi, koyun bu! Sınır ne demek, nereden bilsin?
Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümeti de bu konuda suspus!
Ahmedinejad sinirlenmesin diye olsa gerek!
Hadi tazminat istemeyi filan bir kenara bırakıyorum. “Arı gibi” oradan oraya uçup duran Dışişleri Bakanı, neden İranlı muhataplarını arayıp da bu işe bir son verdirmiyor?
Türklerin cesetlerinin değerli olması için kurşunların mutlaka İsrail’den gelmesi mi gerekiyor?