Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Evet, güç tek elde olmamalıdır

Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Hürriyet’ten Deniz Zeyrek’e, Silahlı Kuvvetlerde yapılan düzenlemelerin gerekçesini anlatırken şunu söyledi:
“Özellikle batı (batılı demokratik ülkeler kast ediliyor) gücün tek merkezde toplanmasının ne kadar büyük sakıncalar doğurduğunu tespit etmiş ve demokrasilerde yaşana yaşana en son gelinen nokta gücün dengelenmesi olmuş.”
Bakan Işık, doğru bir şey söylüyor.
Ama gücün tek elde toplanmasının yaratacağı sıkıntılar sadece askerlik ile ilgili bir durum değil.
Batılı demokrasilerin “yaşaya yaşaya geldikleri son nokta”, her türlü gücün gücün tek elde toplanmasını önleyecek denge ve fren mekanizmalarını yaratmış olmasıdır.
Yasama, yürütme ve yargıyı birbirinden kesin çizgilerle ayırmış, bu güçlerden birinin diğerine üstünlük kurmasının önüne geçecek mekanizmaları kurmuşlardır.
Türkiye’de iktidar partisinin bugüne kadar izlediği siyaset ise bunun tam tersiydi.
“Türk tipi başkanlık sistemi” diyerek çıktıkları yol, gücün tek bir elde toplanmasına neden olacak sonuçlar yaratacaktı.
Bugün de hala ondan vazgeçmiş gibi görünmüyorlar.
Açık bir tek adam yönetimi hevesi için, eylem ve işlemlerinden sorumlu tutulamayacak Cumhurbaşkanı’na Genelkurmay ve MİT gibi kurumları bağlamak istiyorlar.
Öte yandan yargı bağımsızlığı yok edilmiş, yasama organı denetim yapamayan, sadece parmak kaldırıp indiren bir kuruma dönüşmüş durumda.
Bakan Işık, gücün tek elde toplanmasının doğuracağı sakıncaları bir de bu açıdan düşünmeli.
Türkiye’nin sorunu hala demokrasisinin tam olarak gelişememiş olmasındadır ve bu az gelişmişlikte güçler ayrılığının ortadan kaldırılmasının da rolü olduğunu unutmamalıdır.
Bir darbe girişimi önlenmiş ve Türkiye büyük bir badire atlatmışken, bu sorunumuzu nasıl çözeceğimize de yoğunlaşmamız gerekiyor.
——————————–
 
Özrün anlam kazanması için
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün Allah’ın ve milletin affını istedikten sonra dün de FETÖ konusunda hata yaptığını söyledi ve halktan özür diledi.
Erdoğan gibi her şeyi en iyi kendisinin bildiğine ve yaptığına inanan, en küçük eleştiriyi bile hakaret olarak algılayan bir politikacının, halkın önüne çıkıp açıkça özür dilemesi kolay bir iş değil.
Bunun da ötesinde zaten Türkiye’de özür dilemek, “suçu üstlenmek” gibi anlaşıldığı için, yetkili makamlardakiler ne hata yaparlarsa yapsınlar özür dilemezler.
Onun için Erdoğan’ın bu özrünün samimi olduğunu düşünüyorum.
Ama şunu söylemeliyim ki bu yetmez.
Aynı hatayı bir daha yapmayacağının güvencesini de almamız lazım ki dilenen özrün bir anlamı olsun.
Cumhurbaşkanı, Fethullahçılara kanmasının nedenini onların da “Allah” diyor olmalarıyla açıklıyor.
Demek ki bundan sonra her “Allah” diyene inanmayacak.
Mesela imam hatipten mezun olmanın bir işi yapmak için tek başına yeterli referans olamayacağını bilecek.
Denetlenemeyen bir gücü kullanıyor olmasının yarattığı sakıncaları görmüş olacak.
Şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışına yönelecek.
Eleştirildiği zaman bundan hemen bir “düşmanlık” çıkarmayacak.
Mesela geçmişte bizlerin bu tür eleştirilerini düşmanlık olarak göreceğine ne anlatmaya çalıştığımızı anlamaya gayret etseydi, biraz kulak verseydi, Fethullahçı çete böylesine güçlenebilir miydi?
Evet özür dilemiş olması önemli bir gelişmedir, ama bu özür ciddi bir özeleştiri ile birleşmeli ve aynı hatalar tekrarlanmamalıdır ki bir anlamı olsun.
Bu özeleştiriyi kendi içinde yaptığını umalım.
———————————–
 
Kuşkusuz ki tehlike sürüyor
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’yi uyardı ve Fethullahçıların günün birinde Amerika’yı da ele geçirmek için gizli faaliyetler içinde olduklarını söyledi.
Hatta bir adım ilerisi de var, bunların okul filan açtıkları 160 ülkenin hepsinin benzer bir tehdit altında olduğunu vurguladı.
Daha önce Adalet Bakanı da Amerika’ya böyle bir uyarı yapmıştı, hatırlarsınız.
O zaman da söylemiştim, tekrarlayayım, Amerika açısından böyle bir tehlike yok.
Sadece ABD açısından değil, gelişmiş batılı demokrasilerden hiçbiri için böyle bir tehlike yok.
Çünkü oralarda kimse kimseye “ne isterlerse” veremez, sırf dilinden Tanrı’nın adı düşmüyor diye devlet içinde kadrolaşmalarına yol açmaz.
Sistem iyi kurulmuştur, güçler birbirini dengeler ve denetler, kimse bu denetimden kaçamaz.
Mesela diyelim ki Fethullahçılar, West Point askeri akademisine giriş sınavının sorularını çalıp, orduyu ele geçiremezler. Soruların çalındığı anlaşılınca FBI dedektifleri suçluları bulur, dosyayı da Başkan’a değil, savcıya verirler ki suç ört bas edilmesin.
Bu 160 ülke içinde tehlikede olanlar elbette vardır.
Böyle bir tehdit altındaki ülkelerde yönetimde kanunilik ve hukukilik değil, keyfilik geçerlidir.
Güçler arasında bir denge yoktur. Fethulahçılar, böyle ülkelerde büyük gücü eline geçireni kandırırlarsa, devlet içinde devlet olmanın fırsatını bulurlar ve devlet mekanizmasını ele geçirebilirler.
Onun için bizim ülkemizde hala daha böyle bir tehlike var, buna hiç kuşkum yok.
Bu Fethullahçılar da olabilir, başka tarikat ya da cemaatler de.
Bu tehlikeden ebediyen kurtulmamız için yapmamız gereken de budur: Güçler ayrılığına dayanan, şeffaf, hesap verebilir bir devlet yapısı!
——————————-