Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Gazetecilik okulları için ders niyetine

Gazetecilik okullarında görev yapan öğretim üyelerine bir önerim var: Birleşmiş Milletler’in Gazze Raporu’nun açıklanmasından sonraki üç gün içinde yayımlanan gazetelerin tümünü saklasınlar ve bir kitap yazsınlar.

Bir ülkede iktidarın medyayı kontrol edebilmesinin nasıl işlere yarayabileceğini gösterecek bundan daha iyi örnek kolayca bulamazlar.
Bir dış politika başarısızlığının, nasıl bir zafer gibi sunulabileceğinin örneği bu yayınlar.
Rapor, Türkiye’nin istediği hiçbir şeyi onaylamıyor, tam tersine İsrail’in elini güçlendiriyor.
Ama buna karşın Türkiye’nin, İsrail’e karşı uygulayacağını açıkladığı plan, büyük bir başarı gibi sunuluyor.
Açıklanan planın İsrail’e verdiği en önemli zarar, bölgedeki izolasyonunun daha da güçlenmesi. Ancak bu durumun İsrail’in bugünkü ırkçı hükümetinin pek umurunda olmadığını da biliyoruz. İsrail’de aklı başında insanlar bunun farkındalar ama İsrail hükümetinin pek aklı başında bir hükümet olmadığı da bir başka gerçek.
Askeri anlaşmaların askıya alınmasının İsrail açısından parasal kaybı söz konusu olabilir ama bu silahlar esasen Türkiye’ye lâzımdı. Terör ile mücadelede Heronların önemini yadsıyabilir miyiz?
“Türkiye bu silahları daha ucuza başka yerlerden temin edebiliyorduysa neden İsrail’den aldı” da bir başka soru tabii.
“Doğu Akdeniz’deki seyir güvenliğini tek başına sağlama” meselesi de söylerken kolay, gereklerini yapmaya kalkışınca yaratabileceği sorunların üstesinden gelebilmek o kadar kolay değil.
İsrail, Doğu Akdeniz’de Gazze kuşatmasını yarmaya çalışacak gemilere müdahale ederse, Türkiye savaş gemilerini mi gönderecek?
Türkiye’nin ulusal çıkarları ile Gazze ambargosu arasında nasıl bir ilişki var ki bu konuda bir savaşı bile göze alabiliyoruz?
Dün Sabah gazetesi “Sıra Gazze seferinde” diye manşet atmıştı. “İsrail’e beş şamardan sonra” Erdoğan’ın Gazze’ye gideceğini anlatan bir haber. Okuyunca anlıyoruz ki bu ancak Mısır izin verirse olabilecekmiş!
Ama öyle bir sunulmuş ki sanki yarın Mehter davulları vuracak ve Gazze’ye doğru yürüyeceğiz!
Dedim ya, gazetecilik okulları hocaları bu gazeteleri iyi saklasınlar, işlerine çok lâzım olacak!

En doğru yol en sona bırakıldı

İsrail’in Gazze’ye karşı uyguladığı ambargo insani hiçbir yön taşımıyor.
Gazze’den İsrail’e yönelik saldırılar oluyor diye, masum suçlu ayırt etmeden bütün bir bölge halkını cezalandırmak, en temel ihtiyaç maddelerinin girişini bile kısıtlayıp, zorlaştırmak kabul edilebilir bir durum değil.
Bu bir kişinin suç işleme olasılığı var diye bütün ailesinin hapse atılmasından farklı bir durum değil.
Ve Türkiye’nin bu durumdan rahatsız olmasında da şaşılacak bir durum yok, vicdan sahibi olan herkes bu durumdan rahatsız olmalı zaten.
BM Raporu’nun açıklanmasının ardından Türkiye’nin konuyu Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na taşımak için girişimlerde bulunulacağına ilişkin haberler var.
Bunun için Türkiye, BM Genel Kurulu’na bir karar tasarısı sunacak ve onaylatmayı başarabilirse konuyu Divan’a taşıyacak.
En başından beri yapılması gereken bir girişimin yapılması için meselenin bu hale gelmesinin neden beklendiğini anlayabilmek mümkün değil.
İyi bir diplomatik çalışma ile bu sonuç alabilecek bir yöntem.
Elbette BM’nin gücü ancak çok zayıf olanlara yetebiliyor, İsrail’in aleyhine çıkacak bir kararı tanımayacağını şimdiden söyleyebiliriz.
Ama meseleyi hukuk zeminine taşıma sonucunu yaratacak bu girişim için bu kadar beklenmemeliydi.
Bu yol, meydanlarda heyecanlı nutuklar atmaktan kuşkusuz ki daha gerçekçi bir yoldur.

Deniz Feneri’ne haksızlık mı yapıyorum?

Bu köşede sık sık evrensel bir hukuk kuralını vurguluyorum: Hakkında verilmiş bir mahkeme kararı olmadan kimseyi suçlu ilan edemezsiniz!
Hele Türkiye gibi açılan davaların çoğunluğunun beraat ile sonuçlandığı bir ülkede bunu hiç yapmamalısınız.
Geçen gün bir arkadaşım, bu ilkeyi Deniz Feneri soruşturması ile ilgili olarak ihmal ettiğim şeklinde bir eleştiri yaptı.
Aynı eleştiriyi bana ulaşma olanağı olmayan okuyucularımın da yapmış olma ihtimallerine karşı burada topluca bir açıklama yapmak istiyorum.
Türkiye’deki Deniz Feneri soruşturması, Almanya’da açılan ilk Deniz Feneri e. V. davası ile ilgilidir.
Türkiye’deki Deniz Feneri kuruluşu ile doğrudan ilgisi yoktur, ancak görevden alınan savcıların söz konusu dernek ile ilgili bazı sorularının olduğunu da biliyoruz.
Buradaki soruşturma, daha çok Almanya’da açılan ve mahkûmiyetle sonuçlanan Deniz Feneri e. V. davasında elde edilen bilgiler ve deliller ile yürütülüyor.
Almanya’da davaya bakıp, sanıkları mahkûm eden mahkeme, esas suçluların Türkiye’de bulunduğuna isim vererek işaret etmişti.
Ve o kişiler Almanya’da olsalardı yargılanacaklar, mahkûm edileceklerdi.
Hatırlayacaksınız o günlerde böyle bir durum olmadığını iddia eden Zahid Akman’ı Almanya’ya masraflar da benden olmak üzere davet etmiştim, davete icabet etmemişti.
Akman ve arkadaşları Almanya’da yargılanıp, suçsuz iseler aklanmayı tercih etmemişlerdi.
Şu anda Alman yargısındaki ikinci iddianame ile ilgili davanın hâlâ bekliyor olmasının nedeni de bu kişilerin Almanya’ya iade edilme ihtimallerinin bulunmadığının Alman makamlarınca anlaşılmış olmasıdır.
Sonuç olarak kimseyi, hakkında sırf bir iddianame hazırlanıyor, soruşturma konusu oldu diye suçlamış değilim.
Elimizde kapı gibi bir mahkeme kararı var ve orada HSYK’nın sözü de geçmiyor!