Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Her ’yoğurdum var’ diyene koşulmaz

Türkiye’nin kendisiyle doğrudan ilgili olmayan uluslararası sorunlara yaklaşım tarzını bir halk deyişine benzetiyorum: “Yoğurdum var diyene, hıyar bende diye koşmak.”

Nerede çözülmesi olanaksız gibi görünen bir sorun olsa Türkiye ya “arabulucu” olmak istiyor, ya da “uluslararası güce asker yollamak”.

İşin ilginç yönü halk deyişindeki gibi böyle bir şeyi kimsenin talep etmiyor olması.

İsrail, Lübnan’a saldırdığında da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan uluslararası bir güce asker yollayabileceğini açıklayan ilk “devlet adamı” oldu.

Daha önce Afganistan ve Somali’ye asker göndermenin nasıl bir faydasını gördük ki şimdi de Lübnan’da ateşin ortasına asker yollamamız gereksin?

Bu Türkiye’yi “dünyanın temel meselelerinde söz sahibi” mi yapıyor? Yapmadığı belli ki Roma’da Ortadoğu sorunu tartışılırken masanın bir kenarına ilişmemiz için ABD’nin torpil yapması gerekti.

Türkiye, bu “gönüllü davranışla” kendi önemli sorunlarının çözümünde destekçiler mi buluyor? İşte KKTC’nin durumu: Kimse bu devleti tanımadığı gibi, bu devletin tecrit edilmesini bile önleyemiyoruz.

Durumumuz mahalledeki oyuna alınmayan küçük çocukların saha dışına kaçan topları toplamak için ağabeylerine yalvarmalarına benziyor

Kimse ciddiye almıyor, kimse bizimle ilgisi olmayan bir oyuna katılmamıza izin vermiyor.

Artık bunu görüp, biraz daha serinkanlı olmanın zamanı gelmedi mi?

’Mıcır’ sorununu bile çözemedik

KARAYOLLARINA dökülen mıcırların neden olduğu trafik kazaları üzerinde yıllardır konuşulan bir konu. Ama yıllardır üzerinde bu kadar konuşulan konuda aldığımız yol ise “bir arpa boyu” bile değil.

Karayolları Genel Müdürlüğü kendince haklı. Normal asfalt en az beş misli daha pahalı ve ödenek azlığı yolların yenilenme işleminin mıcır dökülerek yapılmasını zorunlu kılıyor.

İnşaat alanının başına konulan trafik levhalarına, diğer tüm trafik levhalarındaki uyarılara yaptığımız gibi “aldırmadığımız için” de kazalardan kaçınılamıyor.

Karayolları ekipleri bu tarz inşaatlarda yola önce zift döküyorlar. (Ben de herkes gibi zift diyorum ama belki mühendislik dilinde bu maddenin başka bir adı vardır.) Sonra bir makine bu ziftin üzerine kırılmış taşlar (mıcır) döküyor ve gelip geçen otomobillerin, kamyonların bu taşları dökülen ziftin içine gömmesi bekleniyor. Fazla mıcır yol kenarlarında birikiyor ve kazaların önemli bölümü de bundan kaynaklanıyor.

Mıcır serildikten sonra sıkıştırma işlemi silindirlerle yapılsa ve fazla mıcır süpürülerek yol kenarından kaldırılsa ne gelen geçen otomobillerin camı kırılacak ne de bazı sürücülerin araçlarının kontrolünü kaybetmesine neden olan “tuzaklar” kalacak.

Nitekim dün okuduğum bir haberde İzmir-Çanakkale yolundaki süpürülmeyen mıcırın bir gün içinde tam 36 aracın camının kırılmasına yol açtığı anlatılıyordu.

Sorunun ödenek yetersizliği boyutunu anlayabilmek elbette mümkün ama yaptığı işe ve halka saygısı olan kamu yöneticilerinin bir görevi de her türlü olanaksızlığa rağmen işlerini en doğru yapmaya çalışmak olmalı.

Böyle temmuz bir daha gelmesin

BUGÜN temmuz ayının sonuncu günü ve geriye dönüp bakıyorum da “Ne temmuzmuş” demekten kendimi alamıyorum.

Bu ayın son haftasına girerken önce Reha Mağden’i kaybettik. Arkasından da Halit Çapın’ı.

Saatler sonra Duygu Asena’yı ve Ergil Tezerdi’yi.

Dördü de Türk basınının önemli ve renkli simalarıydılar.

Duygu Asena’yı bu ülkenin kadın hakları savunucuları hiç unutmayacaklar. O bir anlayışı değiştiren öncü ruhlu kadınlardandı. Halit Çapın da yeteneklerini herkesin bildiği bir usta yazar.

Okuyucular bu “dört acı kayıp”tan en az Ergil Tezerdi’yi tanırlar. O magazin basınının Türkiye’deki en önemli isimlerinden biriydi. Magazinin ona buna çamur atmak gibi görüldüğü bir devirde onun değerini anlamak çok daha kolay.

Hayatımda gördüğüm en titiz okuyucuydu aynı zamanda.

Gazetenin erken baskılarını okuduktan sonra kim bilir kaç kere uyandırmıştı beni. Filancanın adı yanlış yazılmış, bilmem kaçıncı sayfadaki spotta cümle düşüklüğü var diye.

Mustafa Oğuz ile Ergil Ağabey’i konuştuk dün telefonda.

Öldüğü saatte Emel Sayın Açıkhava’daki konserinde “Otomobil uçar gider”i söylüyormuş. “Güle güle ey güzel yolcu” diyerek? Tesadüf, yine aynı anda Haris Aleksiyu da Bodrum’daki konserinde Ergil Ağabey’in çok sevdiği “Eleni”yi söylüyormuş.

Mustafa ile “Tam onu uygun bir uğurlama olmuş” diye teselli ettik birbirimizi.

Dört değerli gazeteciyi arka arkaya kaybettik. Okuyucularımızın başı sağ olsun.