Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Hesabı ’ahrette’ mi sorulacak?

GEÇEN yılın ocak ayında İstanbul Davutpaşa’da, sonradan kaçak olduğu da ortaya çıkan bir havai fişek atölyesindeki patlamada 23 vatandaşımız hayatını kaybetmişti.

Dünkü Radikal’den öğreniyoruz ki patlamayla ilgili olarak açılan soruşturma, 16 ayda bir arpa boyu bile yol alamamış.

Dün bu haberi görünce olayın meydana geldiği gün yayımlanan haberleri internetten bulup yeniden okudum.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Vali, Belediye Başkanı, anamuhalefet partisi lideri olaydan ne kadar büyük üzüntü duyduklarını söylemişler. Başbakan, sorumluların bulunup cezalandırılacaklarından da söz ediyor.

Ama bırakın cezalandırmayı, sorumlu oldukları düşünülen kişilerin ifadeleri bile alınamamış.

Savcının soruşturma talebine rağmen Zeytinburnu Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi, BEDAŞ ve Çalışma Bakanlığı olayda ihmalleri olan personelin adını bile bildirmemiş ya da geç bildirmiş.

Valilik ve Zeytinburnu Kaymakamlığı, memurlar için soruşturma izni de vermemiş.

Bu tablo, bize Türkiye’de kamu yönetiminin kendisini nasıl kanunların üzerinde gördüğünü gösteren yüzlerce, binlerce örnekten sadece bir tanesi!

Hem milletvekili dokunulmazlıklarının suçun araştırılmasının önünde yarattığı engellerden söz ediyoruz ama devletin, memurunu koruma içgüdüsü ve suçlu memurları yargılanamaz kılan dokunulmazlıklar gözümüzden kaçıyor.

Büyük olasılıkla bu izinler verilip yargılama başladığında da “zamanaşımı” karşımıza çıkacak ve 23 vatandaşımızın ölümünden kimlerin sorumlu olduğunu da hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Bu olaydan sonra verilen sözlerin tutulmadığını Başbakan’a bir kez de ben hatırlatmış olayım.

Belki o emir verir de, bu suçun da hesabının “ahrette sorulmasını” beklememiz gerekmez.

Amaç gazetecileri susturmak

HÜRRİYET yazarı Ahmet Hakan’a karşı girişilen linç kampanyası ile Uğur Dündar’a karşı sürdürülen kampanya, aynı yerden ve aynı niyetten kaynaklanıyor.

Amaç çok açık: Muhalif gazetecileri sindirmek, baskı altına alarak susmalarını sağlamak!

Bu amaca ulaşılamazsa bile yalan dolanla da olsa kamuoyunda kişiliklerini yıpratmak ve yazdıklarının, söylediklerinin “yerine ulaşmasını” engellemek.

Bununla mücadele etmek, sadece saldırıya uğrayan gazetecilerin işi olmamalıdır.

Bu görev, kendisine gazeteciyim diyen herkesin ve bütün gazetecilik kuruluşlarının da yerine getirmeleri gereken bir görevdir.

Basın özgürlüğü, Türkiye’de her zaman tehdit altında oldu.

Ama o zamanlar hiç olmazsa basın özgürlüğüne karşı hareketler açıktan yapılıyordu ve herkes bu tabloda nerede yer alması gerektiğini biliyordu.

Basın özgürlüğüne saldırının bu kadar aşağılıklaşması da bu dönemin özelliği demek ki.

Başbakan’ı ’tutarlı davranmaya’ çağırıyorum

GÜNÜN birinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı savunacağımı hiç aklıma getirmemiştim.

Başbakan Erdoğan, azınlıkların Türkiye’den kaçmak zorunda kalmalarını “faşizan davranışımızın bir sonucu” olarak niteledi.

Türkiye’de kolayca söylenebilecek bir söz değil. Ama doğru bir tespit olduğunu da söylemeliyim.

6-7 Eylül olaylarını, Varlık Vergisi’ni, Trakya Yahudilerinin başına gelenleri, Kıbrıs çıkarması sonrasında yaşananları başka neyle açıklayabiliriz?

Dün baktım, CHP’sinden DSP’sine, DP’sinden MHP’sine kadar siyasal yelpazemizin her köşesinden Başbakan’a eleştiri yağıyor.

MHP’nin bir iç tutarlılığı olduğunu da teslim edeyim ama şunu merak ettim: CHP ve DSP’li sosyal demokratlar, ülkenin vatandaşlarının göçe mecbur bırakılmalarını “demokratik bir tutum” olarak mı görüyorlar?

Azınlıklar üzerinde kurulan ve onları göçe zorlayan devlet baskısını, faşizm ile açıklamayacaksak, neyle açıklayacağız?

Öte yandan Başbakan Erdoğan’ı söyledikleriyle tutarlı davranmaya da çağırmak gerekiyor.

Bu ülkede azınlık vatandaşlarımızın işlerine hálá Dışişleri Bakanlığı karışıyor.

Türkiye’de yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşları gibi askerlik görevini yapan, vergi ödeyen azınlıklar, “yabancı” mıdırlar ki böyle oluyor?

Azınlık vakıflarının, okullarının üzerinde kurulmuş baskıları, hükümet yetkisini elinde tutan Başbakan bilmiyor mu?

Geçmişteki olayları “faşizan uygulama” olarak niteleyen Başbakan’a düşen görev, günümüzde azınlıklara reva görülen bütün ayrımcılıkları kaldırmak değil midir?