Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Komşularımıza birer ayna verebilseydik

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’den kaçmak zorunda kalan azınlıklar için “Yapılanlar faşizan davranışımızın sonucudur” demesi Yunanistan’da da yankısını bulmuş.

Yunan gazeteleri Erdoğan’ın “milli bir tabuyu yıktığını” yazıyorlar.

Bir gazete de bu konuşmadan sonra Heybeliada Ruhban Okulu ve Rum vakıf malları ile ilgili sorunların çözülebileceğini söylüyor.

“İnsanın kendi kusurunu görememesinin bir örneği daha” diye düşündüm, bu haberleri okurken.

Erdoğan’ın konuşması ile ilgili haberlerin yanına mesela şöyle bir haber yakışmaz mıydı?

“Biz de 1974’ten sonra Rodos’ta, İstanköy’de çok baskı yaptık, insanlarımızın kaçmasına neden olduk. Türklere, Batı Trakya’da kaçıp, vatandaşlıktan atılsınlar diye çok zulüm yaptık. Vakıflarına el koyduk, camilerinin harap olmasını seyrettik, ’siz Türk değil, Müslüman Yunanlısınız’ dedik, çok ayıp ettik!”

Hatta bunu Karamanlis söyleyebilseydi daha iyi olmaz mıydı?

Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Hristofyas “1974’ten önce çok faşizanca işler yaptık, etnik temizliğe teşebbüs ettik, cennet adamızı cehenneme çevirdik” diyebilseydi, hayatın akışı değişmez miydi?

Bugünkü Ermenistan’dan bir lider çıkıp da “Yüzyıllarca yan yana yaşadığımız komşularımızı, Karabağ’dan kaçırtmak için utanç verici işler yaptık” diyebilse Ermenistan bugünkünden daha kötü bir durumda mı olurdu?

Aslına bakarsanız, bu coğrafyada Balkan Savaşları’ndan beri kimsenin eli temiz değil.

Bütün mesele, tarihin değişik zamanlarında “devlet politikasıdır” diyerek yapılan zulümlerin samimiyetle kabul edilmesidir.

Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan fark etmiyor.

Kimsenin kimseden bir fazlası da yok, eksiği de yok çünkü.

Bugünün demokratik dünyasında marifet, o yapılanları “faşizm” olarak tanımlama cesaretiyle ilgilidir. Bu cesareti gösterebilenleri alkışlayıp, kendi yaptığını hiç hatırlamamak değil!

Başbakan için ’faşizan tutum’ testi

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’den göçe zorlanan azınlıklar ile ilgili söylediği söze katıldığımı dün yazmıştım. Bu köşedeki diğer yazıda da olayın yankılarını tartıştım.

Şimdi sıra geldi, meselenin gözlerden kaçırılmaması gereken diğer yönüne.

Başbakan geçmişin faşizan uygulamalarını eleştiriyor ama bunu yaparken insanın dönüp bir de kendine bakmasında yarar var.

Başbakan’a bir test yapmasını öneriyorum. Sorular aşağıda.

1- Basına karşı tutumum bir demokraside kabul edilebilir bir tutum mu?

2- İşçi ve memur sendikalarına karşı tutumum “demokrat” diye tanımlanabilir mi?

3- İsteyen herkes meydanlarda görüşünü açıklayabiliyor mu?

4- Bana soru sormak için yaklaşan vatandaşlara bu hakkı veriyor muyum?

5- İnsan haklarının hiçbir ayrım gözetmeden herkes için bir hak olduğunu kabul ediyor muyum?

6- Emniyet güçlerinin toplumsal olayları bastırma yöntemlerinin yanlışlığını kabul ediyor muyum?

7- Partimin içinde farklı seslere tahammülüm var mı?

8- Milletvekili adaylarının belirlenmesinde son söz hakkını partimin yetkili kurullarına devretmeli miyim?

9- Başbakanı olduğum ülkede azınlık haklarını gerçekten koruyor muyum?

10- Demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla içselleştirebildim mi?

Bu on soruya verdiği her “evet” yanıtı için kendisine bir puan versin.

Bakalım gerçekten “10 numara bir demokrat” mı, yoksa zaman zaman faşizan bir diktatörleşmeye yönelim mi var?

Ben, “belki vakit bulamaz diye” testi onun adına yanıtladım, durum hiç de parlak görünmüyor, söylemiş olayım.

Şener’in örgütü “gerçek parti” olabilir mi?

ABDÜLLATİF Şener’in uzun süredir beklenen partisi nihayet kuruldu.

Demokrasimiz için hayırlı olsun dileklerimi belirteyim önce.

Siyasi partiler, toplumun belli kesimlerinin sorunlarını çözmek için bir ihtiyaç doğduğunda kurulurlar ve o ihtiyaca yanıt verirlerse siyasi parti olurlar. Bunu başaramayana parti değil, siyasi kulüp demek daha doğru olur ki Türkiye’de bunun sayısız örneği var.

Şener, partisinin “demokratik merkez partisi” olduğunu söylüyor.

Bu alana talip olan çok siyasi hareket var ama önemli bir sorun var ki AKP, bir yönüyle bu alanı doldurmuş durumda.

Köklü bir geçmişi olan DP’yi ve onun ANAP ile birleşme planlarını da hesaba katarsak, sanki doldurulacak büyük bir boşluk da yokmuş gibi görünüyor.

Elbette bunu söyleyebilmek için çok erken.

Bu partinin sorunu da benzerleri gibi bir “tek adam hareketi” olması diye düşünüyorum.

Yeni kurulmuş bir parti ve bu nedenle kadrolarının nasıl oluşacağını, “demokratik merkeze” talip partinin kendi içinde demokrat olup olamayacağını da elbette henüz bilemiyoruz.

Türkiye’nin en önemli sorunu “merkez” partilerinin gerçek anlamda demokrat olmayı başaramamış olmasıdır.

Şener bunu başarabilirse, uzun yıllar siyaset sahnesinde kalır. Başaramazsa, şimdiden söyleyeyim küçük bir kulüp olmaktan ileriye de gidemez.