Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

İsim değil, şeffaflık konusu önemli

FETHULLAH Gülen cemaati tarafından yönetilen Gazeteci ve Yazarlar Vakfı, bir açıklama yaptı. Bu açıklamada “cemaatin” isimlendirilmesinde yeni bir öneri de yer alıyor: Hizmet!

“Fethullahçılık” diye yola çıkmıştık, “Fethullah Gülen hareketi” diye devam ettik, “cemaat”ten “camia”ya ve oradan da “hizmet”e geldik.
Belli ki “hizmet” hareketinin de isimlendirilme konusunda kafası biraz karışık. Bu aşamada “hizmet” de pek tutacak bir isim gibi görünmüyor, yakında yeni bir isim ile karşılaşırız, kuşkusuz. Ama şunu da söylemeliyim ki daha bir süre “Fethullah Gülen cemaati”nden daha kuvvetli bir isim bulabileceklerini de sanmıyorum.
Gazeteci ve Yazarlar Vakfı, hareketi “gönüllülerin oluşturduğu bir sivil toplum hareketi” olarak tanımlıyor.
Kuşkusuz ki bir “gönüllü hareket” var, burada bir problem yok. Problem bu gönüllülük hareketinin bir merkezden sevk ve idare edildiği halde resmi bir kimlik taşımaması! Bir dernek desek değil, vakıf desek değil, gönüllü hareketin mali kaynakları ve bu kaynakların idaresi ile ilgili olarak bir resmi denetim yok.
Hatırlarsınız bir süre önce bir film yönetmeni, Said Nursi ile ilgili bir film çekmek için “cemaatin” kaynaklarından yararlanmak istemişti. Bu vesileyle öğrenmiştik ki cemaatin gayriresmi bir mütevelli heyeti de var. Bu mütevelli heyet talebi görüşmüş ve filme mali destek sağlamayı uygun görmediğini ilgili kişiye bildirmişti. Bütün bunları İslamcı medyadaki köşe yazılarından takip etmiş ve bu köşede sizlere de aktarmıştım.
“Cemaatin” okullar, yayınlar gibi faaliyetlerle yetinmediği, cemaate yakın isimlerin devlet kadroları içinde de yükselmelerini sağlamaya çalıştığı bir sır değil.
Böyle bir organizasyonun şeffaflığı bir demokrasi için olmaz ise olmaz bir durumdur. Bu da her şeyden önce mali kaynaklarının ve yönetim süreçlerinin açık ve denetlenebilir olmasıyla sağlanır. O tarihte bunu yazmıştım, şimdi bir kez daha tekrarlıyorum.
Madem “hizmet örgütü” yanlış anlaşılmaktan şikâyetçi, yola bu durumu düzelterek devam etmelerinde yarar var.

Herkesin burs alacak bir yakını yok

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın çocukları çok sevdiğine kuşku yok. Gerçi “28 Şubat’tan intikam alacağım” diyerek okula gidebilecek durumda olmayan çocukları da okullara yollamakta bir sakınca görmüyor ama üç çocuk ısrarını da sürdürüyor.
Geçenlerde de sayıyı büyüttü, “Eşim dört çocuğumuzun bezlerini elinde yıkayarak büyüttü. Şimdi iş çok daha kolay! Çamaşır makineleri var. 5 çocuk bile olur.”
Evet, şimdi çocuk büyütürken karşılaşılan güçlükleri yenmek daha kolay ama “paranız varsa”!
Belli ki Başbakan, az bir parayla geçinmek zorunda olduğu günleri hatırlamıyor, fakirin durumundan habersiz.
Türkiye’de asgari ücretin 16 yaşından büyükler için 700 lira olduğunu da hatırlamıyor.
Mesele sadece çocuk bezi yıkamakla bitmiyor, doyurmak, giydirmek, spor yaptırmak, iyi bir okulda okutmak da şart. Herkesin çocuğuna burs verecek bir yakını yok ki!
Nitekim Türkiye’de yaşayanlar bunun farkında olmalılar ki AKP iktidara geldiğinden bu yana doğumlar her geçen yıl azalıyor.
2001 yılında 1 milyon 262 bin doğumun gerçekleştiği Türkiye’de, bu sayı 2010 yılında 1 milyon 238 bine geriledi. Son on yılda ortalama 2 çocuk doğdu.
2001’den 2010 yılına kadar en fazla doğum Güneydoğu Anadolu’da, en az doğum Batı Marmara’da oldu. Güneydoğu Anadolu’da 3.46 olan oran Batı Marmara’da 1.51 olarak gerçekleşti. Tüm Türkiye’de bu oran 2.3!
2010 yılı verilerine göre yalnızca Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Başbakan Erdoğan’ın üç çocuk tavsiyesini yerine getirmiş oldu.

Kusursuz ve sorumsuzlar ülkesi

ÇAYCUMA ’da Filyos Çayı’nın üzerindeki köprünün çökmesi ve 15 kişinin bu nedenle “kayıp” olması, Türkiye’de kamu yönetimi düzeninin bir sonucudur, kaderle filan da alakası yoktur.
Aydın Üniversitesi’nden Afet Araştırma Merkezi Müdürü Dr. Kubilay Kaptan’ın tespitleri bunu açıklıkla ortaya koyuyor.
Köprünün ayaklarında zamanla meydana gelen yıpranmaların ve pas paylarının dökülmüş olması, açığa çıkan ve paslanıp çürüyen demirlerin açıkça görülüyor olmasına rağmen, bu “kaza” engellenemedi.
61 yıllık köprünün düzgün aralıklarla ve standartlara uygun şekilde bakıma alınmadığı, yapılan bakımın “makyajdan” ibaret olduğu da anlaşılıyor.
Ortaya çıkıyor ki köprünün bakımından sorumlu olanlar ya işlerini nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı ya da umursamıyorlardı.
Her ikisi de bizim kamu yönetimimizde sıkça rastlanabilecek sorunlar.
Siyasal kadrolaşma hevesinin ve nepotizmin, kamu görevlerine ehil olmayan kişilerin atanması sonucunu doğurduğu bilinen bir gerçek.
Görevi savsaklamak, “adamsendecilik” ve “Salla başı, al maaşı” ile yetinmek de bir başka temel sorunumuz.
Kamu yönetiminde kusuru olan personelin cezalandırılmasındaki gönülsüzlük, işini iyi yapanın ödüllendirilmemesi ve hatta bazen sırf bu yüzden başının belaya girmesi bu sonucu doğuruyor.
Hükümetler ise bu durumu seyretmekle yetiniyor. Bir ülkede olup biten her şeyden hükümetin sorumlu olacağı gerçeği hiçbir zaman akıllarına gelmiyor.
Göreceksiniz ki bu “kazadan” sonra da hiçbir şey değişmeyecek. Kimse kusurlu ve sorumlu olmayacak, herkes koltuğunda oturmaya devam edecek. Bir sonraki olayda yine aynı şeyleri konuşuyor olacağız.