Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Başbakan’ın yazdırdığı kitap

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, 12 Haziran seçim sonuçlarının belli olmasının ardından yaptığı balkon konuşmasında kuracağı hükümetin “herkesin hükümeti” olacağını söylemişti.

Önceki gün bunun nasıl bir şey olacağını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yanıt yetiştirirken bir kez daha açıkladı: “Gıkını bile çıkartamayacaksın!”
Başbakan Erdoğan’ın bu sözü söylediği saatlerde bir tesadüf eseri olarak ben de Osman Ulagay’ın “Türkiye kime kalacak? Başbakan’ın yazdırdığı kitap” isimli yeni yayınlanan kitabını okuyordum.
Osman Ulagay, AKP iktidarı döneminde gazetedeki köşelerine veda etmek durumunda kalan yazarlardan biri.
Başbakan 26 Şubat 2010 günü AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda bir konuşma yapmıştı. O konuşmada gazete sahiplerini köşe yazarları konusunda uyarıyor ve “Ne yapayım köşe yazarına hâkim olamıyorum diyemezsin. O insanlara o kalemleri teslim edenler der ki ‘kusura bakma kardeşim, bizim dükkânda sana yer yok. Çünkü herkes vitrinine layık olanını koyar’…” diyordu.
Ulagay bunun üzerine 2 Mart 2010’da yayımlanmak üzere bir yazı kaleme almış, “Medya patronları Başbakan’a cevap vermeyecekler mi” diye soran bir yazı. Bu yazı yayımlanmayınca da köşe yazısı yazmayı bırakmış.
Şimdi kitabında bir yandan dünyanın son on yılda yaşadığı büyük değişimi değerlendirirken, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini ve AKP iktidarıyla buradan nereye gidebileceğini tartışıyor. Tartıştığı konulardan biri de AKP’ye rakip olabilecek bir siyasi alternatifin gerçekleşme olasılığının bulunup bulunmadığı.
Konuyla ilgilenenlerin okumalarını önereceğim bir kitap bu.

Özdemir İnce ve Cüneyt Özdemir

Köşesini kendi isteğiyle bırakmış bir yazarın kitabından söz ederken, köşesini bırakmak zorunda kalan Özdemir İnce hakkında Radikal’de çıkan bir yazıya da değinmek istiyorum.
Cüneyt Özdemir, İnce’nin “İzmir marşı ile gönderilmesinden” sözü açmış, bununla ilgili sevincini satır aralarına saklama gereği de duymamış. İnce’nin “okunmadığından” söz ediyor, “yazı yazmayı bilmiyordu” demeye de getiriyor.
Radikal gazetesini yayımlarken, günün birinde bu gazetede böyle bir yazı çıkabileceğini hiç düşünememiştim, demek ki bunu da görecekmişiz.
Özdemir İnce’nin Türk edebiyatına katkılarını burada sayıp, bitirebilmeme olanak yok. Şiirleri, çevirileri, kuramsal yazılarıyla Türkçe konuşulan bir dil olarak yaşadığı sürece İnce de yaşayacak.
Cüneyt Özdemir, elbette İnce’nin fikirlerini beğenmeyebilir, onu eleştirme hakkına da sahiptir ama bunu yaparken asgari saygı düzeyini korumak gerektiğini de unutmamalıydı.

Yönetemiyorsan yasakla!

TÜRKİYE ’de kamu yönetiminin, yönetemez hale getirdiği meseleleri çözmek için sonunda yasaklama yoluna gitmesi yeni bir durum değil. Bu topraklarda Osmanlı’dan beri kamu yönetimi böyle işliyor.
Bunun son örneklerinden birini de Büyükada’da yaşıyoruz. Büyükada’nın martıları kadar doğal bir özelliği olan faytonlar yasaklanacak, yerlerine pille çalışan ve golf sahalarında kullanılanlara benzer araçlar konulacakmış!
Gerekçe; atlara iyi bakılmıyormuş, kirlilik yaratıyormuş, faytonlar eskiymiş vs!
Kaymakamlıkların ve belediyelerin elinde, böyle durumlarla mücadele etmelerine olanak sağlayacak geniş bir mevzuat var aslında.Atlara iyi bakılmıyorsa, bakılmalarını sağlarsınız, bakmayanları ruhsat iptali dâhil cezalandırırsınız. Kirlilik yaratıyorsa temizlersiniz, kirletmenin önlenmesi için gerekli önlemleri geliştirir, uygularsınız.
Faytonları, halka temiz hizmet vermek için bir program dâhilinde yeniletirsiniz, buna da yetkiniz var.
Bunları yapmak yerine faytonları yasaklamak daha kolay geliyor belli ki.
Faytonlar, Büyükada toplumsal kültürünün ve tarihinin ayrılmaz ve olmaz ise olmaz parçalarıdır.
Faytonlara dokunmayınız!

Geleneksel pazartesi yazısı

YENİ bir haftaya daha eski sorularla başlıyoruz.
Bu kez geçen hafta yer darlığından hatırlatamadığım Deniz Feneri davası ile başlayayım.
Almanya’da mahkeme, “asrın soygunu” diye tanımladığı soygunun asıl suçlularının Türkiye’de olduğuna işaret etmişti. Türkiye’deki soruşturma yıllar sürdü, dosyalar geldi, çevrildi, savcılar Almanya’daki sanıkları sorguladılar, Türkiye’deki sanıklar ile ilgili tutuklama kararları verdiler bu hareketleri sonucunda da görevden alındılar. Dosya yeni savcılara devredildi.
Aradan bunca zaman geçti, yazılma aşamasına gelmiş iddianame hâlâ ortada yok, eski savcılar neredeyse yargılanıp hapse atılacaklar, ama “asrın soygununun Türkiye’deki failleri” ile ilgili bir dava açılabilmiş değil. Bu soygunun yargılanmasının da zaman aşımına sokulması mı planlanıyor yoksa?
KPSS’de soruları çalıp, Türkiye ölçeğinde belirlenmiş isimlere dağıtan çeteden de hâlâ haber yok. Nasıl bir suç örgütü ise, Başbakan’ın peşlerine taktığı MİT’ten de, Emniyet’ten de yakalarını kurtarabilmiş gibi görünüyorlar.
Acaba bu çete de birileri tarafından özel bir koruma altına mı alındı diye sormadan edemiyorum. Suudi Arabistan Kralı’nın ziyaret ettiği ülkelerin yöneticilerine ve eşlerine pahalı hediyeler, mücevherler verdiğini biliyoruz. Türkiye’de kime ne hediye etti, bu hediyeler neden yasalara uygun olarak beyan edilmedi? Yıllardır soruyorum bu soruyu, bir türlü yanıt alamıyorum. Başbakan, 12 Haziran seçimlerinden önce bazı bakanları neden aday yapmadığını açıklarken “temiz siyasetten” söz etmiş ve imalı bir açıklamada bulunmuştu. Hiçbir savcı bu imayı ciddiye almadı. Ciddiye alıp, konuyu soruştururlarsa, Deniz Feneri savcılarının akıbetine uğrayacaklarından endişe ettikleri için mi böyle davranıyorlar, Başbakan’ın sözlerini mi ciddiye almıyorlar?
Bülent Arınç’a suikast olayı da bir muamma olma özelliğini koruyor. Suikast planlayanlar birileri tarafından korunuyor mu, yoksa bu o günkü gündemi değiştirmek için yaratılmış bir komplo muydu?
Bu hafta bir daha sormuş oldum, ama eminim ki gelecek hafta aynı soruları yeniden sormak zorunda kalacağım.