Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

İstanbul’un ‘tarihi gün’ özlemi

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Kürdistanı Başkanı Mesud Barzani’nin Diyarbakır’daki buluşmalarını izleyen gazete yazarlarının ortak kanaati, 16 Kasım 2013’ün “tarihi bir gün” olduğu şeklindeydi.

Farkındasınızdır, çok sık “tarihi gün” yaşıyoruz.
Sadece şu son bir–iki ay içinde gazeteler böyle çok haber verdiler: Kamuda türban serbest, tarihi bir gün. Meclis’te türban serbest, tarihi bir gün! Anıtkabir’i ziyaret edenler milyonu geçti, tarihi bir gün. Andımız kalktı, tarihi bir gün. Marmaray açıldı, tarihi gün.
Gazeteleri geriye doğru tararsak, çok daha fazla tarihi gün ile karşılaşırız, hafızalarımızı yoklamak da yeterli, arşiv çalışmasına gerek yok. İki olasılık var:
Ya tarihin hızla değiştiği bir dönemde yaşıyoruz ya da bazı günlerin “tarihi” olduğuna kolayca karar veriyoruz.
Bu konuda bir yorum yapmayacağım, bırakalım da neyin “tarihi” olduğuna tarihin kendisi karar versin demek istiyorum sadece.
Benim için Türkiye Cumhuriyeti’nin “tarihi günü” bundan sonra ceberut devletin yerini, insan haklarına saygılı, bir demokratik hukuk devletinin tüm kurumlarıyla işler hale geldiği gün olacaktır.
“Barış süreci” başladığından beri bir çatışmasızlık ortamı var. Bunun önemini kimse yadsıyamaz. Bu sayede bazı şeyleri konuşabiliyor hale geldik. Barzani, Diyarbakır’a gelip, bir de Kürtçe konuşma yapabiliyorsa, bunu o ortama borçluyuz.
Başbakan, meydan konuşmasında “Kürdistan”dan söz edebiliyorsa, bunu sağlayan şey de aynı ortamdır.
Türkiye’ye sadece bu pencereden bakıyorsanız yeterli olabilir.
Ama Türkiye sadece Diyarbakır’dan ibaret değil.
Şivan Perver ile İbrahim Tatlıses Diyarbakır’da Türkçe–Kürtçe şarkılar söyleyip, konser verirlerken, İstanbul’da demokratik bir protesto gösterisi yapmak isteyenler polisin şiddetine maruz kaldılar. Bir kadının bacağı kırıldı, gözaltılar oldu, biber gazları sıkıldı.
Bu iki olayın aynı coğrafyada yaşanabiliyor olması “tarihi gün” konusunda acul davranmamak gerektiğini düşündürtüyor bana.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, herkesi kucaklayan, herkesin haklarına saygılı, herkesin hukukunu koruyacak bir devlet olacak ise bu Ankara’da da olmalı, Diyarbakır’da da, İstanbul’da da.
Başbakan, “dağdakilerin indiği, hapishanelerin boşaldığı” bir Türkiye hayalinden söz ediyor. Ne kadar güzel bir hayal! Bu ülkede huzur içinde bir arada yaşamaya kim karşı çıkabilir ki?
Ama bu nasıl olacak?
Ülkenin bir bölümünü cendereye sokarken, diğer bölümünü özgürleştirmek diye bir şey söz konusu olabilir mi?
Bakalım demokrasi isteyenlerin İstanbul’da polis tarafından dövülmedikleri bir “tarihi gün” de yaşayabilecek miyiz?

Bu aşamada seçmenlerin hiç değeri yok

YEREL seçimlere şunun şurasında beş aydan biraz daha az zaman kaldı, ama seçimlerle ilgili bir heyecan dalgasının memleketimizi sarmadığı da açıkça görülüyor.
Ben Sarıyer ilçesinde oturuyor ve oy kullanıyorum.
Belediye seçimlerinde oyumu siyasi tercihlerimle değil, “hangisi daha iyi iş yapar” düşüncesiyle kullanırım. Ama bunun için adayları iyice tanımalıyım ki tercihim doğru olsun.
Mahallemizdeki cadde ve sokaklarda değişik partilerin aday adaylarının afişleri, pankartları var. Bunların üzerinde, bir vesikalık fotoğraf, adayın adı, soyadı ve hangi partiden aday olmaya niyetlendiğini gösterir bir yazı var sadece.
Çünkü aday adayları da biliyorlar ki, seçimin bu aşamasında biz seçmenlerin beş paralık değeri yok.
Onlar önce “tek seçicinin” gözüne girmeliler ki karşımıza aday olarak çıkabilsinler.
“Tek seçicilerin” kim olduğu da belli, partilerin genel başkanları, onları etkilemeye çalışıyorlar, asıl kampanyalarını sokaklarda, mahallelerde değil, partilerin genel merkezlerinde yürütüyorlar.
Oysa bu ülkede gerçekten demokratik bir siyasi partiler ve seçim yasamız olsaydı, kampanyalarını bize yönelik olarak yürüteceklerdi.
Önseçimi kazanmak için kim olduklarını, projelerinin neler olduğunu, bunu nasıl yapacaklarını bize anlatacak bir önseçim kampanyası yürüteceklerdi.
Sonunda aday olmaya hak kazandıklarında da biz vatandaşlar da bilecektik ki hangisi daha becerikli, hangisi daha akıllı, hangisi daha donanımlı.
Oyumuzu da ona göre kullanacaktık, daha doğru kullanabilecektik.
Memleketimizin siyaset önderlerinin dillerinden demokrasi sözü hiç düşmüyor ama gerçekten demokratik bir siyasi partiler kanunu ve seçim kanununu ağızlarına aldıklarını da daha hiç görmedik.

Şanslı mı, şanssız mı karar veremedim

ALMANYA’nın eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff geçtiğimiz hafta yargı karşısına çıktı.
2008 yılında, Aşağı Saksonya Başbakanı olduğu tarihte, Münih’teki Bira Festivali’ne katılan Wulff ve eşinin otel paralarını (510 Euro tutuyor) ve 209.40 Euro’luk akşam yemeklerinin parasını film yapımcısı David Groenwold ödemiş.
Wulff’un, film yapımcısına daha sonra bir sponsor bulmakta yardımcı olduğu iddia ediliyor.
Ne kadar ilginç değil mi?
Wulff’un şanssızlığı, Türkiye’de değil de Almanya’da doğmuş olmasından kaynaklanıyor aslında.
Burada doğmuş ve siyasette böyle makamlara kadar yükselmiş olsaydı, bunlar başına asla gelmeyecekti.
Hem böyle üç kuruşluk otellerde değil, 15 bin Euro’luk otel villalarında tatilini ailecek geçirebilir, hem de teşekkür etmek babında otelin sahibine milyar dolarlık ihaleler verebilirdi.
Wulff’un yargılanması 22 celse sürecek ve bu süre içinde de en az 45 tanık dinlenecekmiş.
Kimse için savcının ya da yargıcın “Boş verin, o da tanık mı, dinlemesek de olur” demeyecekleri bir düzen yani!
Bu açıdan bakınca da Almanya’da doğmuş olması bir şans olarak değerlendirilmeli.
Bizde müebbet hapisle yargılananların bile istedikleri tanıklar dinlenmeden karar verilebiliyor çünkü.
Günün birinde böyle “tarihi bir güne” tanıklık edebilecek miyiz acaba?