Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Köylüleşmenin bir göstergesi daha

KARS’ta 424 öğrencinin okuduğu Yüzüncü Yıl Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’nda sağlık raporu olmadan çalıştırılan aşçının tüberküloz mikrobu taşıdığı belirlendi. Daha sonra yapılan taramada yatılı 22 öğrenci ve 6 öğretmede de tüberküloz mikrobuna rastlandı.

Bununla ilgili haberi bugün Hürriyet’te okuyacaksınız.

Bu vahim olayın sadece bir tek okul ile sınırlı kaldığını da zannetmiyorum.

Sadece okullar ve işyerlerinde değil, toplu halde yenilip içilen lokanta, kafe, bar gibi yerlerde de bu tür konularda hassasiyet olmadığını düşünüyorum.

Çünkü gittiğim bu tür yerlerin hiçbirinde mutfak ve serviste çalışan personelin portör muayenelerinin düzenli yapıldığına ilişkin bir duyuru vs göremiyorum.

Belediyelerin önemli işlerinden biri de bu oysa.

Muayenelerin düzenli yapılması ve bunun sonuçlarının işletmenin görünür bir yerinde asılı olması gerekiyor.

Bu tür uygulamalar kentli yaşamın en önemli parçalarından biridir.

Toplu halde yaşama kültürüne sahip olmak, kentlileşmenin en önemli unsurudur ve biz ne yazık ki hálá köylülükten kurtulamadık.

Tam tersine köylüleşme öylesine başını aldı gidiyor ki dünyanın 18. büyük kenti İstanbul bile dev bir köye dönüştü.

Okunan yazarlara bir ricam var

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, “gazeteci dostlarıyla” buluşmayı sürdürüyormuş. Haberi Akşam’da okudum. Bayram öncesi Çankaya’da Salih Memecan, Ergun Babahan, Emre Aköz (Sabah) ve Hasan Cemal’i (Milliyet) ağırlamış.

Bayramın üçüncü günü de İstanbul’daki Huber Köşkü’nde Cengiz Çandar (Referans), Mehmet Barlas (Posta), Nazlı Ilıcak (Sabah), Ali Bayramoğlu (Yeni Şafak), Mustafa Karaalioğlu (Star) ve Gülay Göktürk (Bugün) ile kahvaltı etmiş.

Gazetecilere eşleri ile katılacakları daveti ileten özel kalem müdürü bunun bir “dostlar buluşması” olacağını söylemiş. Kahvaltıda Kayseri’den getirilen sucuk-pastırma ikram edilmiş vs.

Gazeteciler ile politikacıların “dostluk” ilişkisini fazla abartmam. Bilirim ki yarın iki tane eleştirel yazı yazsalar ortada ne dostluk kalır, ne selam, sabah!

Nitekim Akşam’ın Genel Yayın Müdürü Serdar Turgut da davetli gazeteciler haberini okuyunca içini dökmekte artık bir sakınca olmadığını düşünmüş ve Gül’e neden kırgın olduğunu anlatıyor.

Bunu yapmak için neden kahvaltı listesini görmesi gerekti, anlayamadım ama olsun.

Cengiz Çandar da Cumhurbaşkanı’nın sohbet sırasında “Yazılarınızı okuyoruz” dediğini anlatıyor.

Kendisinden “ikinci çoğul şahıs” gibi “biz” diye söz edenlere hep sormak istemişimdir: “Siz kaç kişisiniz” diye. Benim bildiğim bu üslup “emperyal majestelerinin” üslubudur, demokratik seçimle iş başına gelenlerin kullanması “şık” olmuyor.

Cumhurbaşkanı’nın okuduğu yazarlardan bir ricam var. Beni okumadığı için sorduğum bir soruya yanıt alamıyorum. Onlar yazarlarsa belki bir yanıt alabiliriz. Gerçi sonunda gelecek davet listesinden çıkartılma tehlikesi de var, ben uyarmış olayım.

Sorum şuydu: Suudi Arabistan Kralı Abdullah, size ve eşinize ne gibi hediyeler verdi ve bu hediyelerle ilgili nasıl bir işlem yapıldı?

Gazeteci-polis kavgası üzerine

FENERBAHÇE-Trabzonspor maçının bitiminde Çevik Kuvvet’e bağlı polisler ile Lig TV kameramanları arasında çıkan ve kameramanların tartaklanması ile sonuçlanan olay sonunda mahkemelik oldu.

Olay yerinde değildim ama anlatılanları televizyonda izleyip, okuduktan sonra olayın nasıl cereyan ettiğini içindeymiş gibi bilebiliyorum.

Polisler, Vali çıkacak diye kapıyı tutmuşlar, kameramanlar görevlerini yapma telaşı içinde, iki taraf da yorgun, sinirler geriliyor ve önce yüksek sesle tartışma, ardından itiş kakış, sonra gelsin Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu!

Benzerleri sadece Türkiye’de yaşanabilecek bir durum yani.

Çünkü bizde özellikle de böyle kalabalık ortamlarda gazeteci ve televizyoncuların nasıl çalışabilecekleri hiç dikkate alınmaz.

Özel bir yer ayrılmaz, başından sonuna kadar kargaşa ve itiş kakış içinde gazeteciler görevlerini yapmaya çalışırlar. Devletin organizasyonlarında da özel kuruluşların çoğunluğunun toplantılarında da, hatta düğünlerde bile böyle olur.

Medeni ülkelerde ise bunların hiçbiri olmaz. Gazeteci ve televizyoncuların görevlerini yapacakları yerler önceden belirlenir, gazeteciler de o sınırın içinde işlerini yaparlar.

Gazetecilerin soru soracağı kişiler de onların işlerini kolaylaştırır, o özel bölümün önünde bir süre oyalanır, soruları yanıtlar ve herkes işine gider!

Polislerin içinde elbette gazetecileri sevmeyenler de vardır. Gazetecilerin içinde polisten hoşlanmayanların olduğu gibi!

Ama görevini yapan bir polis ile görevini yapmaya çalışan bir gazetecinin kavgası bu tür duygulardan beslenmez.

Bunun tek nedeni vardır: Organizasyon yeteneğine sahip olmamak.