Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Kuzey Irak Yönetimi’ne düşen görev

TBMM’nin Kuzey Irak’a gerektiğinde askeri bir müdahale yapılmasına izin veren tezkereyi kabul etmesinin ardından Kuzey Irak Kürt yönetiminin paniğe kapıldığı anlaşılıyor.

Dün Hürriyet’e ulaşan bu konuyla ilgili haberleri okurken, Kuzey Irak Kürt yönetiminin hálá meselenin özünü kavrayamadığını düşündüm.

Kuzey Irak Kürt yönetiminin açıklamasında “Kürdistan Bölgesel Hükümeti, PKK sorununa kapsamlı çözüm bulunmasına yönelik siyasi bir süreci destekliyor” deniliyor.

Irak Başbakan Yardımcısı Berham Salih de “Türkiye’nin sorunu barışçı yollarla çözmesi gerektiğinden” söz ediyor.

Her iki açıklamanın ortak noktası PKK sorununun siyasi yollardan, barış içinde çözümlenmesi olarak ortaya çıkıyor.

Bu beyler belli ki terör konusunu “siyasi bir mesele” olarak görüyorlar.

Ortada kendi sınırları içinde vatandaşlarının can güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışan bir devlet ile elinde silahla dağa çıkmış, bölücü bir terör örgütü var.

Böyle bir tablo içinde “oturup, konuşun, anlaşın” demenin bir tek anlamı olabilir: Terör örgütü ile Türkiye Cumhuriyeti devletini eşit olarak görmek!

Bunun söz konusu bile edilemeyeceğini söylemeye gerek var mı, bilmiyorum.

Kuzey Irak Bölgesel yönetimi, eğer gerçekten “barıştan” yanaysa yapması gereken şey Türkiye Cumhuriyeti’ne “barış ve siyasi çözüm çağrısı yapmak” değildir.

Türkiye’nin bölgedeki olası bir askeri harekátını önleyebilmelerinin tek bir yolu var: PKK’yı saklandığı yerden çıkartıp, atmak!

Tezkerenin ortaya koyduğu gerçek de budur: PKK’yı oradan ya Kuzey Irak Kürtleri ve Irak Hükümeti çıkaracak, ya da Türkiye bu işi zorla yapacak!

Bin yıl öncesini özlemek

İNTERNETTE İslamcı yazar Mehmet Şevket Eygi’nin “Dinsizlerin Safsataları” başlıklı bir yazısını okudum.

Eygi, bu yazısında “laik safsatalar” ile ilgili sorulara yanıtlar veriyor.

Sorulardan biri şöyle: “DÖRDÜNCÜ SAFSATA: Toplum din kuralları ile idare edilirse gerilik, tembellik, karanlık olur.”

Eygi’nin bu soruya yanıtı da şu: “Endülüs’te çok yüksek, çok güzel, çok aydınlık bir medeniyet vardı. Avrupalılar Endülüs’e nispeten çok geriydi. Müslümanlar, dinlerine ne kadar sarılmışlarsa, akıldan o nispette yararlanmışlar, ilerlemişler, üstün ve vasıflı olmuşlar, başkalarından yüksek olmuşlardır.”

Endülüs’teki Müslüman Arap devletinin yıkılışı 1010 ile 1031 yılları arasına denk geliyor. Yani 1031’i son kabul edersek bugünden 976 yıl önce.

“Toplumun din kuralları ile yönetildiğinde daha ileri bir medeniyet kurulabilmiş olmasına” örnek olarak bin yıl geride kalmış bir medeniyeti göstermek, gerçekten ilginç.

Belli ki Mehmet Şevket Eygi günümüzden bir örnek bulmayı başaramamış çünkü böyle bir örnek yok!

Bugünkü tartışma da esasen buradan çıkıyor zaten.

Bin yıl öncesine geri dönelim mi, dönmeyelim mi?

Bir savcı mahkemelik oldu

ADALET Bakanlığı müfettişleri, bir rutin denetim sırasında İstanbul’un büyük ilçelerinden birinde görevli bir savcının 3 yılda 127 soruşturma dosyasının kapağını bile açmadığını fark ettiler.

Bunun üzerine bir rapor tutup, savcının görevini ihmal ettiğini Adalet Bakanlığı’na bildirdiler.

Savcı hakkında yargısal sorumluluğunu yerine getirmediği iddiasıyla açılan davada savcının 6 aydan iki yıla kadar hapsi istendi ve mahkeme savcıyı beraat ettirdi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na kadar ulaşan yargılama süreci sonunda mahkemenin beraat kararı onaylandı.

Mahkemenin kararında, suçlanan savcının bir Batı ülkesindeki meslektaşının bütün iş yaşamı boyunca baktığı dosyadan daha fazlasına baktığına vurgu yapıldı.

Bu haberi okuyunca, mahkemeye hak vermeden edemedim.

Eğer söz konusu savcı, bu nedenle cezalandırılmış olsaydı, gerçekten adalet duygusunu sarsacak bir karar verilmiş olacaktı.

Herkes biliyor ki yargıçlarımızın ve savcılarımızın normal bir insanın üstesinden gelemeyeceği kadar ağır iş yükleri var.

Bir yandan yetersiz özlük haklarını, diğer yandan çoğu Adliye binasındaki olumsuz çalışma koşullarını gözünüzün önüne getirirseniz, bir insanın neden yargıç ya da savcı olmak istediğini anlamakta da zorlanırsınız.

Adalet Bakanlığı’nın düzeltmesi gereken şey de budur zaten.

Bakanlığın kendi sorumluluğunda olup da düzeltemediği çalışma koşulları nedeniyle savcının suçlanması akla ve vicdana sığmaz.