Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Mardin’e ne düşmanlığımız vardı?

MARDİN’de, tarihi Cercis Murat Konağı’nın terasında, korkuluklara hafifçe yaslanarak aşağıya doğru baktığınızda büyük bir yanılsamanın esiri olabilmeniz çok normal.

Gecenin karanlığında uzanıp giden Mezopotamya bir denizi andırıyor.

Kasabaların ışıkları adaları çağrıştırıyor, küçük köyler ise denizde salınıp duran demir atmış gemileri… Karanlıkta fark edemediğiniz yollardaki otomobillerin farları ise kolyoza çıkmış balıkçı kayıklarını düşündürtüyor.

Gece ve karanlık, Mardin’e karşı insanların yaptığı tüm ayıpların üstünü örtüyor.

Sabah olup da güneş doğduğunda çıplak gerçeği kabullenmekte zorlanıyor insan.

Bu rüya kentinin sokaklarında yürür, avluları birbirine bağlayan geçitlerden geçer, yüzlerce yıllık taşlara sinmiş yaşanmışlığı hissetmeye çalışırken bir kez daha aynı soruyu soruyorum kendime: Biz neden bu ülkenin kıymetini bilemedik?

Tek bir taşına bile dokunulmamış Toledo’yu hatırlıyorum. Eze’yi, St. Paul De Vance’ı… Gözümün önünden Siena geçiyor. Kanallarında dolaşırken bende narin bir genç kızın beline sarılmışım hissini uyandıran Bruges’ü düşünüyorum.

Mardin’i eğer korumayı başarabilmiş olsaydık bu ortaçağ kentlerinden hiçbir farkı olmayacaktı.

Hatta belki daha eski ve kültürel çeşitliliği daha zengin olduğu için hepsinin gıptayla bakacağı bir kent olacaktı.

Şimdi bu güzel kent, içine kanserli bir ur gibi yayılmış betonlarından kurtulmayı bekliyor.

Yok olmanın kıyısından kurtulabilirse ne ala. Kurtulamazsa da üzülmeyiz nasıl olsa.

Mardin barbarca yok ettiğimiz değerlerimizin ilk örneği değildi, son örnek de olmayacak!

Geleceğimizi kurtarmak eğitimden geçiyor

MARDİN’e arkadaşlarım Gül ve Mustafa Oğuz’un yaptırdıkları ilköğretim okulunun açılış töreni için gittim.

Okul, Gül’ün yönettiği Sıla dizisinin adını taşıyor. Bir grup arkadaşımızla birlikte üç günü Mardin, Midyat ve Nusaybin’de geçirdik.

Bir okul yaptırmanın, insana nasıl büyük bir mutluluk verebileceğini orada gördüm.

Analist Stefan Bergheim’ın Deutsche Bank için yaptığı bir araştırmaya göre, “genç yaşta eğitimli insan sermayesi” önümüzdeki 15 yıl içinde ülkelerin ekonomik olarak gelişmesini sağlayacak en önemli unsur olacak.

Hindistan, Çin, Tayland ve İspanya, genç nüfuslarının eğitimine yaptıkları yatırım sayesinde 2020’den itibaren “küresel büyümenin merkezleri” olacaklar.

Türkiye’de ise sekiz yıllık zorunlu eğitime geçişle birlikte bir yükselme yakalayabildi ama vardığımız nokta hálá içler acısı: Ortalama 6 yıl!

2020’de İspanya ortalama eğitim süresini 14 yıla çıkarmış olacak. Türkiye için iyimser tahmin ise 8 yıl.

Gayrı safi milli hásılamızın yaklaşık yüzde 4’ünü eğitime harcıyoruz ve bu bize ancak bir arpa boyu yol aldırabiliyor.

Bu rakamlar da gösteriyor ki “ülkesi için yararlı bir şeyler yapmak isteyenlerin” katkılarına duyduğumuz ihtiyaç çok fazla.

Ve bir okul yaptırmak için de insanın denizde teknelerinin, kapıda otomobillerinin, kıyıda yalılarının olması gerekmiyor.

Üç-beş arkadaş bir araya gelerek bile bir okul yaptırabilirler.

Nusaybin’in o küçük köyündeki minik çocukların gözlerindeki sevinç ifadesini görme olanağınız olsaydı, eminim ki bugün kolları sıvamaya başlardınız.

Kralın bahşişi meselesi

SUUDİ Arabistan Kralı Abdullah, Almanya gezisi sırasında kendisine “eskortluk yapan” polislere on ayrı zarf içinde toplam 24 bin ABD doları bahşiş vermiş.

Bu haberi dün kendi gerçek bağlamına oturtarak veren tek gazete Hürriyet oldu.

Hürriyet’in sorduğu soru kolayca geçiştirilebilecek bir soru değil.

Benzeri bir “bahşiş” burada da dağıtıldı mı?

Suudi Kralı’nın, diplomatik nezaket ile ilgili hiçbir bağlayıcı kurala uymadığı bir gerçek.

Bol keseden bahşiş dağıtma alışkanlığı olduğu da bir başka gerçek.

Bu nedenle, Türkiye gezisi sırasında da benzeri bir bahşiş dağıtılması olasılık dışı değil.

Kral’ın ağırlanması sırasında görev yapan polis memurlarının dürüstlüklerine ve böyle aşağılayıcı bir parayı asla kabul etmeyeceklerine inanıyorum.

Ama benim bu inancı taşımam yetmez.

Konu o memurları her türlü dedikodudan kurtaracak şekilde soruşturulup, açığa çıkarılmalı ki masum insanlar zan altında kalmasınlar.

Belki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “yakın dostuna” bir telefon edip sorar.

Yeri gelmişken bir soru daha soralım:

Suudi Kralı’nın devlet büyüklerimize getirdiği hediyeler nasıl bir işlem gördü?

Beyan edilerek Hazine’ye devredildi mi, yoksa “yakın bir dostun hatırasıdır” denilerek eve mi götürüldü?