Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Vize utancından şikayet büyük

YOLLARA düşmeden önce yazdığım bir yazıda vize sorunundan söz etmiştim.

Vize uygulamasına karşı uluslararası mahkemelerde dava açmaya hazırlanan avukat arkadaşım Selim Sarıibrahimoğlu’nun sivil ve resmi kuruluşlardan yeterli desteği bulamadığını aktarmıştım.

Bu yazımla ilgili olarak aldığım e-postaların yoğunluğu gösteriyor ki Türklerin büyük bölümü, vize uygulamasının artık bir tür aşağılamaya dönüştüğünü düşünüyor.

Bu rezilliğe karşı hükümetlerin bir girişimde bulunmuyor olması da ulusal gururumuzu kırıyor.

Şu anda vize için Türklerden istenen belgelerin sayısı 26’ya kadar çıkmış bulunuyor ve istenenler arasında “kişisel gizlilik haklarının ihlali” anlamına gelebilecek belgeler de var.

Konsoloslukların vize bölümlerinde görev yapan personelin ırkçı ve aşağılayıcı tavırlarından da yakınan çok sayıda okuyucum var.

Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de, dava açmak için gerekli “zarar tespiti” için Avukat Selim Sarıibrahimoğlu’na her türlü desteği vermeyi vaat ediyor.

Hükümetin, Dışişleri Bakanlığı’nın bu konuda aktif davranmadığı, yapılanları sessizce sineye çektiği de vatandaşlarımız arasında yaygın bir inanç, buradan aktarmış olayım.

Viskinin tadını nasıl bilirdik?

KİM dedi, neden böyle düşündü bilemiyorum ama benim gençliğimde şöyle bir inanış vardı: Viskinin tadı tahtakurusu gibidir!

Elbette tahtakurusunu ilk kimin tattığını da bilemiyorum. Ama bu kişi her kimse önce tahtakurusunu tatmış olmalı ki viskiyi içtikten sonra böyle söyleyebilsin: Bunun tadı tahtakurusuna benziyor!

Bu nasıl bir “degüstatördü” orasına da artık siz karar verin. O yıllarda böyle konuşmak “erkek olmanın” da bir gereği sayılırdı zaten. “Aslan sütü” dururken, kimse de tahtakurusu suyu içmeye kalkışmazdı.

Sonra aradan yıllar geçti, Türkiye ekonomisi dışa açıldı ve her türlü yabancı içkiyi fıçılarla alamasak bile en azından tadabilecek kadar tanıdık.

Bu arada hepimizin damak zevki de gelişti. Tat ve koku almaya yarayan sinir uçlarımız, gençliğimizde içmek zorunda kaldığımız ispirto-rakı, “kanyak” ve Marmara şarabı ile harap olmuştu ama kalanlar bize yetti. Bu sayede, aramızda, Petrus ile Öküzgözü’nü bir yudumda ayırt edebilenler bile var artık!

Beni eski günlere döndürtüp yaşadıklarımıza gülümsememe neden olan şey, Glasgow yakınlarındaki bir viski şişeleme tesisine yaptığım gezi oldu.

Bu tesiste Macallan, Highland Park gibi yüksek kalite malt viskiler ile Famous Grouse ve Cutty Sark gibi “karma” viskiler şişeleniyor.

Şişelere konulacak viskilerin bekletildiği ve “evlendirildiği” bu tesiste her fıçıdaki viskinin tadımını yapan Maxim ile tanıştım.

Maxim’in işi karışıma girecek viskileri koklamak ve bozuk olan fıçıları ayırmak.

Bu “tahtakurusu meselesini” ona da sormak istedim.

Maxim’in yaptığı işi anlatırken duyduğu heyecan ve fıçılardan minik şişelerin içine alınmış viskileri koklarken yüzünde beliren saygı ifadesi bu saçma isteğimden vazgeçirdi beni.

Çünkü İskoçlara göre viski, aynı zamanda “meleklerin” de içkisi. Damıtıldıktan sonra fıçılara alınan viskilerin bir bölümü zamanla “uçuyor” ve viski içilebilecek kadar yaşlandığında fıçının içindeki viski bir hayli azalmış oluyor.

İskoçlar bu uçan kısmın “meleklerin payı” olduğunu düşünüyorlar ki anlayabildiğim kadarıyla bu bölgede şu anda ayık melek kalmamış olmalı!

İskoçya adına tahrikçilik yapıyorum

YABANCI bir ülkede üç gün geçirip sonra da dönünce o koca ülkenin bütün sırlarını çözmüş gibi davrananlardan hiç hoşlanmam.

Bir turist, her zaman bir turisttir. Önceden planlanmış yerleri gezer, rehberlerde yazan yerlerde yemek yer, görün denilen yerleri görür. Hepsi bu kadar! Gittiğiniz yerde yerel halktan bir arkadaşınız varsa bunun biraz dışına çıkmak mümkün olabilir, ama sadece “biraz”.

Bu nedenle size İskoçya gezimden çıkardığım derin sonuçları aktarmayacağım.

Ama tatil için bir miktar para biriktirmiş ve nereye gideyim diye kara kara düşünenleri “tahrik edebilirim”!

Bir kere şunu söyleyebilirim: Eğer çıkacağınız gezide daha önce görmediğiniz şeylerle karşılaşmak isterseniz İskoçya iyi bir seçim olabilir. Dev ağaç gövdelerini iki eliyle tutup ileri atan “sporcuları”, gayda ve akordeonla çalınan özgün müziği, ilginç yerel dansları izlemek zevkli olabilir.

Yaşayan bir müze gibi kentlerin sokaklarını dolaşıp ilginç publar “avlamak” da değişik bir “spor”.

Denk getirirseniz “Old Firm” denilen, dünyanın en ilginç derbi maçını izleyebilirsiniz. Rangers – Celtics taraftarlarına bakıp bizimkiler yine iyi diye teselli bile bulabilirsiniz.

Yemeğe meraklıysanız, ilginç bir mutfağı keşfedebilirsiniz. Hele gerçek bir “İskoç kahvaltısı” etme fırsatını bulursanız.

Gece hayatı ise gerçekten “görülmeye değer”. Glasgow’da değil, ama Edinburgh’da bir gece uyumazsanız ne kaybedersiniz ki? Neyi kaybedebileceğinizi söyleyeyim: Neşeli, konuşkan, arkadaşlık etmeye hazır insanlarla tanışma fırsatını!