Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Musul baskınında İnönü’nün rolünü öğrenemedik

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, Musul konsolosluğunun işgali ve görevlilerinin rehin alınması üzerine “Defakto gelişmelere müsaade edilmez” dedi.

Türkiye’nin bölgede bir duvara çarpmasına neden olan dış politikanın mimarı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da boş durmadı tabii, o da bir demeç patlattı: “Türkiye’nin kudretini kimse test etmeye kalkmamalıdır!”
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ “Şunu herkesin bilmesi gerekiyor, bu konudaki Türk milletinin ortak hassasiyeti hükümetimizin hassasiyetidir” dedi.
Böyle her olayda duymaya alıştığımız, içi boş konuşmalar demeti!
Her gün parmağını sallayarak her konuda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise “Haddini bil IŞİD” demedi.
Geziciler ile IŞİD arasındaki işbirliğine değinmedi, “paralel yapının” IŞİD’i kullandığından söz etmedi.
Musul meselesinin aslında İsmet İnönü’nün bir hatasından kaynaklandığını açıklamasını bekliyordum ama yapmadı.
“CHP Genel Müdürü”nün, SSK’yı batırmasının olağan sonucunun Musul’un işgali olduğunu açıklamadı.
Sadece Merkel’i telefonla aradı, ABD Başkan Yardımcısı ile telefonda konu üzerine “chat” etti. Çankaya’daki toplantıya katıldı, önlerindeki haritalara baktılar!
Dün bu yazıyı yazdığım saate kadar da bu konuda bir şey söylediğine ilişkin yeni bir haber alamamıştık.
Belli ki her gün, her konuda konuşan Başbakan durum aydınlanana kadar “siperde” kalmayı tercih ediyor.
Yeniden konuşmaya başlayıp, bu konuya değinene kadar şöyle bir sakince durup düşünmeli aslında.
Esad’ı devireceğim, Rojava’da Kürtleri engelleyeceğim diye İslamcı militanlara yardım etmenin, sınırı bir yol geçen hanına çevirmenin şimdilik küçük bir bedelini ödemekte olduğunun farkına varmalı.
Gelecekte ödenmek zorunda kalacak daha ağır bedellerin sorumluluğunun kendi boynunda olduğunu unutmamalı.

Eğitim sarhoş olur bu yıldızların altında!

TÜRKİYE’de gündem öyle hızla değişiyor ki, ülkenin geleceği için hayati önemdeki konuları tartışacak zaman bile bulamıyoruz.
Böyle bir konuyu geçtiğimiz hafta Hürriyet’in manşetinde Nuran Çakmakçı’nın haberinde okuduk.
Milli Eğitim Bakanlığı, otellerdeki yıldız sistemine benzer bir düzen getirecek ve özel okulları “4” kategoriye ayıracakmış!
Veliler ilgilendikleri okulların hangi kategoride olduğunu öğrenip kararlarını ona göre vereceklermiş.
Gazetede okulların hangi özelliklerinin değerlendirilerek “yıldız” kazanacaklarının listesi de var! (Okumamış olanlar 9 Haziran Pazartesi günü yayımlanan Hürriyet’te okuyabilirler.)
Haberi okuyup okulların hangi özelliklerine göre puan kazanacaklarına ilişkin listeye bakarken bunun gerçek bir “Zihni Sinir Procesi” olduğunu düşündüm.
Mesela okuldaki öğretmenlerin yüzde 20’den fazlası yüksek lisans yapmışsa okul bundan dolayı 20 puan kazanacak.
Onunla eşdeğerde puan kazanmak için okula bir mescit açmak yeterli! Ya da okul servis araçlarının yüzde 70’ini beş yaşın altındaki araçlardan oluşturursanız da aynı puanı kazanabiliyorsunuz.
Otel, lokanta gibi yerlerde böyle yıldızlama işinin bir anlamı var. Bazı lükslerden vazgeçebilirsiniz, böylece daha az para ödersiniz.
Ama okul aynı mı?
Öğretmen kalitesini yükseltmek isteyen okul, daha fazla maaş ödeyecek, bunun sonucunda daha pahalı olacak.
Ama aynı kategoriye gelebilmek için okuldaki odalardan birini, iki seccade, üç tespih ile mescide dönüştürmeyi tercih edenin maliyeti daha az olacak, bunun sonucunda okul daha ucuz olacak.
Bu yıldızlara bakarak çocuğunuzu hangi okula göndereceğinize nasıl karar vereceksiniz?
Milli Eğitim Bakanlığı, belli ki tüm okulların hizmet standartlarını ve eğitim seviyesini yükseltmeye çalışmak, belli bir düzeye gelmeyene okul açma izni vermemek yerine, “makyaj” ile uğraşmayı daha uygun buluyor.

Kırmızı fulara 98 yıl!

ANTALYA’da, geçtiğimiz yılki Gezi protestoları sırasında “kırmızı fular takarak sosyalizm propagandası yaptığı” iddiasıyla tutuklanan 20 yaşındaki Ayşe Deniz Karacagil için açılan davada istenen ceza şu: 98 yıla kadar hapis!
Gencecik, çelimsiz bir kız çocuğu, bu kadar cezayı hak etmek için neler yapmış: “Kamu görevlisine direnmek, toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununa muhalefet, terör örgütü üyeliği, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemek!”
“Terör örgütü üyeliği” ile ilgili olarak elde nasıl deliller var, kolayca tahmin edebiliriz.
Daha önce bir-iki gösteriye katılmıştır, bir pankart taşımıştır vs.
Ne evinde silah bulunmuş, ne de bir silahlı eyleme katıldığını gösterir delil var. Memleketimizin polislerinin ve savcılarının kolayca insanın üzerine atabileceği ve sanığın aksini kanıtlamak zorunda olduğu bir suç türü bu artık.
Suçlandığı diğer fiillerin ise zaten hiçbiri suç değil.
Protesto gösterisinde bulunmak temel bir hak ve önceden izin almayı da gerektirmiyor artık.
Savcı beyler, AİHM kararlarını okumak gibi bir alışkanlık geliştirmiş olsalar, böyle davaların hiçbirini açmazlar.
Demokratik gösteri yapma hakkı polis tarafından engellenerek, gözaltına alınmaya çalışanların “direnme hakkı” da aynı uluslararası hukukun tanıdığı bir özgürlük.
Bu davayı dikkatle izleyelim.
Memlekette hukukun, demokrasinin, insan haklarının fotoğrafını çekebileceğimiz bir dava olacak çünkü.