Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Orada öyle burada böyle

DONALD Trump, bir ay sonra ABD Başkanı olarak görevi devralacak.

Bu arada da boş durmuyor tabii. Birlikte çalışacağı ekibi belirlemeye çalışıyor.
 
Geçen gün bizdeki Dışişleri Bakanı’na karşılık gelen Devlet Sekreteri olarak ExxonMobil Başkanı ve CEO’su Rex Tillerson’u “aday göstereceğini” açıkladı.
 
Dikkatinizi “aday göstereceği” kelimelerine çekmek isterim.
 
Bizim yeni Anayasa değişikliğindeki cumhurbaşkanı gibi “tayin etmeyecek”, “aday gösterecek”.
 
Çünkü başkan her ne kadar seçimle geliyor da olsa, Senato da seçimle gelen yasama organı olarak başkanın yapacağı atama işlemlerini onaylar. ABD Anayasası’ndaki deyimle “tavsiye eder ve rıza verir”.
 
Sadece bakanlar değil, federal yargıçlar, askeri komutanlar, büyükelçiler için de aynı süreç gerekir.
 
Trump, başkan olarak göreve başladığında, birlikte çalışacağı kabine üyelerini Senato’ya bildirecek.
 
Senato, bu adayları karşısına alıp sıkı bir sorgulamadan geçirecek, söz konusu görev için yeterli olup olmadıklarını anlamaya çalışacak.
 
Rex Tillerson’un bir diplomatik geçmişi olmadığı için sorgulamasının zor geçmesi bekleniyor. Trump’ın partisi Cumhuriyetçi Parti senatörlerinden bazılarının da Tillerson’dan, Putin ile ilişkileri nedeniyle “kuşku duydukları” biliniyor.
 
Peki AKP ile MHP’nin önerdikleri ve adına ‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ dedikleri sistemde nasıl olacak?
 
Çok basit. Cumhurbaşkanı “Şunu bakan yaptım” diyecek, olup bitecek.
 
Meclis’in söz söyleme hakkı olmadığı gibi, bir daha bakanların yüzünü bile görmeyecek, yaptıklarını onaylamasa bile sesini çıkaramayacak.
 
Meclis’in bakanların faaliyetlerini denetlemesi bir tek bütçe görüşmelerinde dolaylı olarak mümkün olacak ama o noktada da Meclis, bütçeyi onaylamasa bile cumhurbaşkanı ve bakanlar eski bütçelerini yıllık değerleme oranında arttırıp, bildiklerini okumaya devam edecekler.
 
Peki nerede milli iradenin temsil edildiği Gazi Meclis?
 
AKP ve MHP milletvekilleri, ne yapmak üzere olduklarını gerçekten biliyorlar mı?
 
‘BÜTÇE HAKKI’ BİR KİŞİNİN ELİNE GEÇER
 
AKP, cumhurbaşkanlığı sisteminin anlatıldığı 18 maddelik bir kılavuz hazırladı.
 
Kılavuz, TBMM Komisyonu’nda görüşülmekte olan Anayasa değişikliği önergesiyle ilgili olarak tabanın bilgilendirilmesini amaçlıyor.
 
Şöyle bir bölümü var: Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde parlamento daha güçlüdür. Parlamentonun koyduğu kanunlar çerçevesinde icrai görev yapabilen, parlamentonun onayladığı bütçe ile sınırlı olarak halka hizmet eden, seçimle gelip seçimle gidecek olan cumhurbaşkanının ‘diktatör’ olacağını iddia etmenin mantıki hiçbir izahı yoktur.
 
Acaba öyle mi dersiniz?
 
Cumhurbaşkanı, “yürütme alanına giren” her işi, kararnameler ile düzenleyebilecek.
 
Yeni bakanlıklar kurup, istediğini kapatabilir. İlleri birleştirebilir, yeni iller yaratabilir, bölgesel yönetim birimleri bile oluşturabilir.
 
Bütün bunlar olup biterken Meclis’e düşen tek şey, bir kenarda oturup seyretmektir.
 
Meclis, bütçe aracılığıyla cumhurbaşkanını denetleyemez, çünkü Meclis, cumhurbaşkanının hazırladığı bütçeyi kabul etmezse bir önceki yılın bütçesi değer artış oranıyla yürür gider.
 
Bizim bütçe kanunlarımızda Maliye Bakanı’na “yeni tertip, gelir ve finansman kodları açılması” yetkisi verilir. Maliye Bakanı, gerekli görürse, genel bütçe içindeki ödenekleri başka fasıllara da aktarabilir.
 
Yani Cumhurbaşkanı isterse ödenekleri istediği gibi aktararak, Meclis’in iradesinden bağımsız bir bütçeyle işleri yürütebilir.
 
Elbette bunun sonunda “diktatör” olmak kaçınılmaz bir son değildir ama bu önerilen sistemde Meclis’in iradesinin üzerine çıkması mümkündür.
 
“Bütçe hakkı” kavramı 1215 tarihli Magna Carta ile doğdu. En kaba tanımıyla egemenliğin kime ait olduğu ile ilgili bir kavramdır.
 
Vergilerin nereden alınacağı, nereye harcanacağı ile ilgilidir.
 
Demokrasinin tarihi gelişim sürecinde, bu hakkı millet adına kullanan organlar meclislerdir, kişiler değil.
 
Birçok kişi için sıkıcı kavramlar olabilir bunlar ama egemenliğin kullanımının kime ait olduğunu bunlar belirler.
 
Ve AKP–MHP’nin sistem değişikliği önergesi, bu tarihsel süreci tersine çeviriyor.
 
 
 
SABAH KARANLIĞINDA TASARRUF OLMAMIŞ
 
OKULA giden çocukları, işine giden insanları kör karanlıkta yollara düşüren uygulamanın enerji tasarrufu için gerektiği söyleniyordu.
 
Gerçi aynı Enerji Bakanlığı, iki sene önce de tam tersini söylüyordu ama sonuç olarak yaz saati uygulamasından vazgeçilmedi ve Elektrik Mühendisleri Odası’nın çalışması da gösteriyor ki tasarruf filan da gerçekleşmemiş.
 
Kasım ayında enerji tüketimi, bir önceki yıla göre yüzde 6.53 oranında artmış bulunuyor.
 
Geçen yıla göre hava daha soğuk geçmedi. Sanayi üretiminde bir artış yok. Kapanan işyerlerinin sayısında artış var, buna karşılık açılan işyerlerinin sayısı da artmamış. Yani geçen yıla göre daha fazla enerji tüketmiş olmamızın geriye tek nedeni kalıyor: Yaz saati uygulamasının kalıcı hale getirilmesi.
 
Sabah güneş doğmadan, karanlıkta yollara düşmenin, güneş ışığına alışmış bir Akdeniz ülkesinde yarattığı toplumsal depresyon da cabası.
 
Hükümet, kimseyi mutlu etmeyen, enerji tasarrufu da sağlamayan bu uygulamadan artık vazgeçmelidir.