Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

BAŞBAKAN Binali Yıldırım, Anayasa değişikliği ile ilgili kaygılara şöyle yanıt verdi: “Mahzurlu olanda inat etmeyiz.”

Başbakan’a üzülerek söylemeliyim ki bu teklifin “yararlı” yanı yok ki “mahzurlu” olanı ayıklayıp yola devam edebilelim.
 
Anayasa değişikliği teklifinin en hayati zararı, TBMM’yi, bir hiçe indirgemesi, yargı bağımsızlığını yok etmesi ve hesap vermeyen bir tek adam rejimi yaratıyor olması.
 
Cumhurbaşkanı, TBMM’yi tek başına vereceği kararla feshedebilir ama TBMM, onu görevden alamaz.
 
– Cumhurbaşkanı bütçeyi yapar, TBMM kabul etmese bile eski bütçeye gerekli artışları yaparak yoluna devam edebilir. Hani bütçe hakkı? İradenin millette olduğunun en önemli göstergesi başkanın elinde oyuncak oluyor, farkında mısınız?
 
– Cumhurbaşkanı, partisinin başında duruyor ve bütün idari sistemi istediği gibi değiştiriyor, istediği gibi tayin ediyor. Bunun adı “parti devleti” değil de nedir?
 
– Cumhurbaşkanı HSYK üyelerinin yarısını tek başına seçiyor. Sonra Meclis çoğunluğu da, onun partisindeyse öbür yarısını da Meclis adına seçiyor. Hani yargı bağımsızlığı?
 
Başkanın yaptıklarını ettiklerini denetleyecek bir mekanizma yok. Canı ne isterse onu yapıyor, Meclis’e ve yargıya sadece seyretmek düşüyor.
 
– Başkan yardımcısı seçimle gelmiyor ama seçimle gelen cumhurbaşkanı gibi yürütme gücünü kullanabiliyor. Nerede milli irade?
 
– “Doğuştan Türk vatandaşı olma” koşulu, vatandaşlarımızın bir bölümünün “seçilme hakkını” elinden alıyor. Böyle demokrasi mi olur?
 
Bu değişiklik teklifinin neresi doğru ki “mahzurlu” yanlarını giderip “yararlı” yanlarını tutalım?
 
SORULMAYAN SORU
 
DARBEYİ araştırmak için kurulan komisyonun AKP’li üyeleri, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazılı olarak yanıtlaması için bazı sorular sormuşlardı.
 
Hatırlarsınız, bu köşede söz konusu soruların “imalı” olduğunu yazmıştım.
 
Dün Milliyet’te Mehmet Tezkan, nasıl olduysa unuttuğum bir olayı hatırlattı.
 
O tarihte bu konu çok konuşulmuştu, eminim sizler de şimdi anlatınca hatırlarsınız.
 
Alparslan Altan, Anayasa Mahkemesi’nde (AYM) raportör olarak çalışırken, 26 Şubat 2010 tarihinde Denizcilik Müsteşar Yardımcılığı görevine atanmıştı.
 
O tarihte Başbakan da Recep Tayyip Erdoğan’dı. Ve yine hatırlarsınız, onun bilgisi ve talimatı olmadan bürokraside kimse şu sandalyeden kalkıp bu sandalyeye oturamıyordu.
 
Yani Alparslan Altan’ı, Recep Tayyip Erdoğanın bilgisi ve talimatı olmadan o makama tayin edebilmek mümkün değildi.
 
Alparslan Altan, bu göreve atandıktan 31 gün sonra, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “devlette üst düzey yönetici” kontenjanından Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine atandı.
 
Altan’ın Denizcilik Müsteşar Yardımcılığı’na atanmasının, kanuna karşı bir “hile” olduğu da o zaman anlaşıldı.
 
Çünkü Altan, raportörken Müsteşar Yardımcılığı’na atanmamış olsaydı, Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine seçilmesine de imkân yoktu.
 
Yedek üye olarak atandığı gün, “yetmez ama evet anayasası” ile ilgili tartışmalar sürüyordu ve değişikliğin kabulü halinde AYM yedek üyelerinin asil üye olacakları da biliniyordu.
 
Yani Alparslan Altan’ın bu baş döndürücü hızdaki yolculuğunun AYM üyeliği ile neticeleneceği belliydi.
 
Nitekim öyle de oldu, değişiklik referandumunun ardından AYM üyelerinin sayısı artınca da otomatik olarak Mahkeme’nin asil üyelerinden biri oldu.
 
Şansı açıktı, 1 yıl sonra da AYM Başkanvekilliği’ne seçildi.
 
Alparslan Altan, 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasının ardından, 17 Temmuz’da FETÖ’cü suçlamasıyla gözaltına alındı, beş gün sonra tutuklandı, 20 gün sonra Anayasa Mahkemesi üyeliğinden atıldı.
 
Yani gördüğünüz gibi Fetullahçıların devlete sızmalarında ve en yüksek makamlara gelmelerinde başrolde olan siyasiler de var.
 
Zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, Alparslan Altan’ı Denizcilik Müsteşar Yardımcılığı’na tayin etmesi için kim ikna etti?
 
Abdullah Gül, 31 gün sonra, kanuna karşı hile yapıldığını bile bile onu nasıl AYM yedek üyesi yaptı?
 
Bunlar izaha muhtaç değil mi?
 
Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nı da kullanarak istedikleri adamı AYM üyesi yapabilen Fetullahçıların, iktidar partisi içinde örgütlenmemiş olmalarına hâlâ ihtimal verebiliyor musunuz?
 
İSTİHBARATI YANLIŞ DEĞERLENDİREN KİM?
 
DARBEYİ araştırmak için kurulan komisyon, ön taslak raporunu hazırladı.
 
Buna göre MİT’e gelerek, “girişimi” ihbar eden Binbaşı H.A., 3 helikopterin MİT Müsteşarı’nın evine saldıracağını ve kaçıracağını söylemiş.
 
Müsteşar, Genelkurmay’da, Başkan, 2. Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı ile 4 saat süren istişarelerde bulunmuş.
 
Ve sonra Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, İçişleri Bakanı’nı bilgilendirme gereği duymadan, oradan gitmiş.
 
Genelkurmay Başkanı da “askeri uçak kaldırılmaması ve askeri birliklerin kışlalarında kalmalarıyla” ilgili emirler vermeyi yeterli görmüş.
 
Sonra kimi düğüne gitmiş, kimi karargâhta darbecilere esir düşmüş.
 
Şunu merak ediyorum: Bunun bir darbe girişimi olduğu nasıl olup da değerlendirilmemiş.
 
Bir grup asker, üç helikopterle kalkacak, MİT Müsteşarı’nın evine saldıracak, onu kaçıracak ve bundan ordunun üst kademesi bir “darbe girişimi” kokusu almayacak.
 
Bu mümkün olabilir mi?
 
Bu mümkün olduysa, o komuta kademesinin değerlendirmelerine ne kadar güvenmek gerekiyor sorusu da ortaya çıkmıyor mu?
 
O halde herkes neden hâlâ görevde?