Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Orası üniversite değil ibadethane olur!

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, türban tartışmalarıyla ilgili olarak yaptığı tuhaf çıkışta üniversitelerin “inançların özgürce yaşandığı yerler” olması gerektiğini söyledi.

Siyasetçilerin her gün, her konuda konuşmalarına alıştık ama bunun doğal bir sonucu, söylenen sözlerin içinin çoğu zaman bir incir çekirdeğini doldurmaması oluyor.

Cumhurbaşkanı’nın bu sözü de bu çerçevede değerlendirilebilir.

“İnanç” ve “özgürlük” gibi istediğin yere çekebileceğin iki kavramı yan yana getirince söylenen sözler de kulağa hoş geliyor tabii ama bu hoşluk, cümlenin içindeki boşluğu örtmüyor!

Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerinden ibadethane ile üniversiteyi birbirine karıştırdığı sonucuna ulaşıyorum.

İnançların özgürce yaşanacağı yerler esasen üniversiteler değildir. Üniversiteler bilimin özgürce yaşandığı ve yapıldığı yerler olabilir ki bu da zaten tanımı gereği “inançların” işin içine karıştırılmadığı yer anlamına gelir.

Eğer üniversite laik bir kurum olarak ortaya çıkmamış olsaydı, bugün dünyanın dönmediğine inanıyor olurduk. Toprağı bol olsun, Galileo’yi bu yüzden kaybettik!

Atom çekirdeğinin parçalanamayacağına inanır, bugünkü yaşantımızı borçlu olduğumuz bilimsel gelişmelerin çoğunluğunu göremezdik bile.

Çünkü din adamları, inanca aykırı buldukları konuların araştırılmasını yasaklarlar, konuşulmasına bile izin vermezlerdi.

Batı’da bilimin gelişmesini sağlayan şey de bu nedenle kısaca “aydınlanma” dediğimiz süreçtir ve “lambaların yakılması” anlamına gelmez!

Bu süreç, dinin, bilime gölge etmemesi ve toplumsal yaşamı düzenleme iddiasından vazgeçirilmesi sürecidir.

Başbakan’ın çok sevdiği “Batı’nın bilim ve sanatı” dediği şey işte bu sürecin bir ürünüdür.

Müslüman ülkelerin “Batı’nın ilim ve sanatına” muhtaç olmalarının nedeni de dinin, ait olması gereken esas yerde tutulamaması ve günlük yaşamı yönetme iddiasıdır.

AKP’de çok az adam kalır

AKP TBMM Grup Yönetimi’nin, “Hedefimiz kamu hizmeti veren personellerde de böyle bir yasağın olmamasıdır” diyen Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’yı cezalandırmak için olağanüstü bir toplantı yapacağı, dün sabah okuduğum ilginç haberlerden biriydi.

Bu yazıyı yazdığım saatte henüz toplantı yapılmadığı için sonucunu bilemiyorum.

Ancak Hürriyet’in internet sitesindeki haberde, söz konusu milletvekilinin disiplin kuruluna sevk edileceği ve partiden ihracının da söz konusu olabileceği anlatılıyordu.

Tuna’ya yönelik bu girişimin nedeni ise AKP hakkında laikliğe aykırı hareketten açılabilecek olası bir parti kapatma davasını engelleyebilmek olarak açıklanıyor.

Aslına bakarsanız Hüsnü Tuna, cezalandırılması değil, ödüllendirilmesi gereken bir hareket yaptı. Çıktı, görüşünü açıkça söyledi.

Ve AKP içinde o görüşte olanların sayısının hiç de az olmadığını biliyoruz.

Aralarındaki tek fark, Tuna’nın görüşünü açıklama cesareti göstermesi, diğerlerinin “şimdilik” seslerini çıkarmamasından ibarettir.

Dürüstlüğün ve açıklığın cezalandırılacağı, “takıyye”nin ödüllendirileceği bir durum yani!

Nitekim dün Hürriyet yazı işlerine gelen haberler, bazı milletvekillerinin de aynı fikirde olduklarını ancak “adım adım gidilmesinden yana olduklarını” gösteriyordu.

AKP yönetimi eğer bu tür fikirler nedeniyle milletvekillerini ve parti üyelerini ihraç etmeye başlarsa, çok yakın bir gelecekte bu partide çok az sayıda insan kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Artık bu fırsatı kaçırmayalım

ERGENEKON örgütüyle ilgili olarak dünkü gazetelere yansıyan haberler, nasıl bir felaketten dönüldüğünü ortaya koyuyor.

Çetenin 5 cinayetten ve değişik bombalı-silahlı saldırılardan sorumlu olduğu, 2009 yılında bir askeri darbeye zemin hazırlamak için “ses getirecek eylemler” peşinde olduğu ilk ortaya çıkan bilgiler.

“Ses getirecek eylemler” ile kastedilen şeyin ne olduğu da çok açık: Gazeteciler, yazarlar gibi toplumda tanınmış kişileri öldürmek, Türk-Kürt çatışması yaratmak, ülkeyi bir dehşet dalgası ile sarsıp darbeye zemin hazırlamak!

Çetenin sicili, bu konuda çok fazla ayrım gözetilmediğini de ortaya koyuyor: Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nu da onlar öldürtmüşler, Hrant Dink’i de! Malatya katliamının sorumlusu da onlar, Danıştay’a silahlı baskın yaptırıp bir yargıcı öldürtenler de.

Bir kez daha ortaya çıkıyor ki, eğer Susurluk Çetesi ile ilgili soruşturma adam gibi yapılmış olsaydı, Türkiye’yi sarsan bu cinayetler de yaşanmayacaktı.

Şimdi herkese düşen görev, bu çetenin faaliyetlerinin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde soruşturulmasını ve sorumluların yakalanarak cezalandırılmasını sağlamaktır.

Bu konudaki tereddütlerin, soruşturmayı sonuna kadar sürdürmekten çekinmenin bedeli, kan ile ödenecek çünkü.

Türkiye, Susurluk kazası ile yakaladığı olanağı kaçırdı. Kendisini devlet sanan çete ile hesaplaşmak için artık bu fırsatı kaçırmayalım!