Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Sabah ve ATV’nin satışı

ATV ve Sabah, tek alıcılı bir ihale ile 1 milyar 100 milyon dolara Çalık Grubu’na satıldı.

Başbakan’ın ihale süreci boyunca alıcılarla görüştüğü, ortaklıklara şekil vermeye çalıştığı çok konuşuldu. Eğer Başbakan sürece bu kadar müdahil olmasaydı, çok büyük olasılıkla ihaleye başka gruplar da girebilecek ve fiyat daha yukarıda oluşacaktı.

Önce şunu söylemem gerekiyor ki bu satış, bildiğimiz klasik bir özelleştirme satışından farklı.

Burada amaç Dinç Bilgin’in, batık Etibank’tan kaynaklanan borçlarını tasfiye edebilmek!

Dinç Bilgin de her mal sahibi gibi borcunu ödeyebilmek için en yüksek fiyatı bulmak ve borcunu ödedikten sonra artacak parayla da kendisine bir yaşam kurmak hakkına sahip.

Yani Dinç Bilgin’in fiyatın bu noktada oluşmasına itiraz etme hakkı var.

Ve bu durumda Dinç Bilgin, borcunu ödeyebilecek bir fon yaratabilirse malını geri almak hakkına da sahip olmalı.

Şu anda oluşmuş rakam, bu borcu karşılayacak.

Hatırlayacaksınız daha önceki satışta rakam 400 milyon dolar civarında kalmıştı ve borç karşılanamıyordu.

Bu nedenle devletin alacağının tahsil edebilmesine olanak yarattığı için Dinç Bilgin’i kutluyorum.

Ancak Dinç Bilgin’in sahip olduğu malı daha yüksek bir fiyata değerlendirme olanağına şu anda sahip olduğu da basın dünyasında konuşulan bir gerçek.

“Bilgin’in bulduğu bazı fonlar, kendisine bu konuda destek olacak” diye anlatılıyor.

Demek ki idarenin pazarlık aşamasında mevcut fiyatı daha da yükseltebilmesi için bir fırsat var ve bu fırsat kullanılmalı.

Aksi uygulamalar Dinç Bilgin’e gerçek bir haksızlık olur.

Sokakta da siyaset yapılabilir!

HÜKÜMETİN, yargı sisteminin en temel unsurlarını siyasileştirme girişimi tıkır tıkır yürüdü ve Cumhurbaşkanı, yasayı okumaya bile gerek görmeden imzayı bastı.

Ve hem parlamentodaki muhalefet hem de parlamento dışında bu işten en çok rahatsız olması gereken kurumlar bu süreçte sadece demeç verdiler.

Bir kulaktan giren muhalif demeçlerin öteki kulaktan çıkması da bizim toplumsal gerçeklerimiz arasında.

Hatırlayacaksınız, Pakistan’da Pervez Müşerref’in en sonunda üniformasını çıkarıp, seçimlere gitme kararı alması da yargı sürecine müdahale isteğinden kaynaklanan bir sürecin sonunda geldi.

Yüksek yargıya müdahale isteğine önce ülkenin avukatları ve yargıçları direndi.

Mitingler yapıldı, insanlar polisten dayak yedi ama yine de kararlı duruştan taviz verilmedi.

Belli oluyor ki hukukun ve yargının bağımsızlığının savunulması ve geliştirilmesinde en etkin rolü oynaması gereken barolar ve avukatlık kuruluşları seslerini sokaktan duyurmayı akıl edememişler.

Dün Taksim’de bir grup gazeteci sosyal güvenlik reformu çerçevesinde ellerinden alınmak istenen haklarını korumak için bir miting düzenlediler.

Bu işten en çok etkilenecek olanlar benim gibi emekliliği çoktan gelmiş olanlar değil. Genç gazeteciler ve gazeteciliğe başlamak için gün sayan gazetecilik okullarının öğrencilerini etkileyecek bir durum bu.

Mitingde bunlardan kimse yoktu.

Sağcı basından da kimse yoktu, bir tek türbanlı genç gazeteci de yoktu.

Acaba bunun nedeni bu tür eylemlerin salt “solculara özgü” bir eylem olduğunun düşünülmesinden mi kaynaklanıyor bu durum diye soruyorum kendi kendime.

Ülkenin hukuk adamlarının bile tepkilerini göstermek için bu tür eylemlere cesaret edemediklerine bakınca, aklıma başka bir neden de gelmiyor.

Malatya’da derin izler

MALATYA’da bir yayınevinde gerçekleştirilen katliam ile ilgili hazırlanan dava dosyası açıldıkça, içinden hiç de yabancısı olmadığımız gerçekler dökülüyor.

Katillerle ilişkili resmi görevliler, ilginç telefon trafikleri, olayı planladığı iddia edilen “büyük ağabeye” sorgulama sırasında tanınan ayrıcalıklar, bir kez daha buz dağının sadece üstünü görebildiğimizi düşündürtüyor.

Soruşturmada görevlendirilen bir askeri personelin, davanın sanıklarından birisi ile ilişkili olduğuna ilişkin ifade ise olaya ayrı bir “derinlik” katıyor.

Savcılığın sanıkların olay günü yaptıkları telefon görüşmelerinin dökümlerini dosyaya koymamış olması ve sanıkların kullandığı çok sayıdaki telefonun takip edilmemiş olması da ayrı bir mesele.

Öyle görünüyor ki bir kez daha gizli bir el soruşturmayı etkiliyor, katliamın perde arkasının aydınlatılmasını önlemek istiyor.

Komplo teorilerine kolayca inanan birisi değilim ama bu kadar tesadüf de olmaz ki diye düşünmeden edemiyorum.

Bu meselenin açıklığa kavuşturulması Türk adaleti için artık bir namus meselesi olmalı.

Vatandaş, kime güvenebileceğini bir kez daha şaşırmamalı.