Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Sevinmek için çok erken!

DÜN Hürriyet’te okuduğum bir habere göre Meclis TV yayınlarına sınır getirilmesine karar verilmiş. Artık TBMM’de, oturumların canlı yayınlanmasından yararlanılarak “seçmene selam” konuşmaları yapılamayacakmış!

TBMM Başkanlığı, bu sınırlamanın TRT Genel Müdürlüğü ile daha önce yapılan ancak süresi dolmasına rağmen sözlü mutabakat ile uygulanmaya devam edilen protokolün kaldırıldığını bildiriyor.

Meclis TV bundan sonra haftada üç gün saat 14.00 ile 19.00 arasındaki Genel Kurul çalışmalarını yayımlayacak.

Partilerin bir mitinge dönüşen grup toplantıları yayımlanmayacak.

Geçmişte her Salı günü grup toplantısının canlı yayınlanmasından istifade ederek ortalığı toz dumana çeviren parti liderlerinden çok yakındığımı hatırlıyorum. Bu açıdan bakınca “olumlu bir gelişme” diyebilirim.

Ancak unutmamak gerekiyor ki siyasi partilerimizin liderleri her salı günü bütün ülkenin tansiyonunu yükselten bu konuşmaları yapmak için eminim yeni fırsatlar doğacaktır.

Dün oturdum saydım Türkiye’de tam 12 tane haber kanalı var, bir tanesi de yolda. Sayı bundan çok olabilir, ben hafızama güvendiğim kadarıyla bunları sayabildim.

Dünyanın başka her hangi bir ülkesinde bu kadar çok haber kanalı var mıdır, bilemiyorum. Amerika’da yerel haber kanallarını sayarsak sayı çok artabilir ama unutmayalım ki bizim de yerel haber kanallarımız var.

Herhangi bir Avrupa ülkesinde bu kadar çok haber kanalı olduğunu zannetmiyorum.

Bu kanal çokluğu liderlerin istedikleri fırsatı bulmalarını sağlayabilir.

Yani diyeceğim o ki TBMM TV artık bunları yayımlamayacak diye o kadar çok sevinmek de gerekmiyor!

Siyasi sorumluluğu kim üstüne alacak?

GÜNEY Kıbrıs’ta bir deniz üssünde tutulan patlayıcıların patlaması ve bunun sonucunda elektrik santralının devre dışı kalmasının siyasi sonuçları her geçen gün artıyor.

Patlamanın ardından Rum Ordusu Komutanı ve Rum yönetiminin Savunma Bakanı istifa etmişti. Dün de Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu bu nedenle istifa etti.

Bakanın istifasının nedeni, el konulan patlayıcıların imha edilmesini Suriye, İran ve Rusya’yı küstürmemek için savsaklamak!

Güney Kıbrıs’ta bu nedenle Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın da istifası isteniyor.

İngiltere’de de News of The World gazetesinin yarattığı telekulak skandalı nedeniyle Londra Emniyet Müdürü ve yardımcısı istifa etti. Daha önce bu işi soruşturan dedektiflerin işlerini düzgün yapmamış olmaları nedeniyle!

Bir demokrasi için son derece normal bir durum bu.

Çünkü bir demokraside yolunda giden işler nasıl ki iktidarda olanların hesaplarına lehte yazılıyorsa, yolunda gitmeyen işlerin hesabı da aleyhlerine işlenir.

Buna “siyasi sorumluluk” diyoruz!

Çünkü iktidarda olan kişiler, aldıkları ya da alamadıkları kararlardan sorumludur. Emirlerini iyi yönetip, yönetemediklerinden de sorumludur. Göreve getirdikleri kişilerin başaramadıkları işlerden de sorumludur, çünkü ehil olanı işe getirmek onların görevidir.

Bunu başaramadıkları zaman da mazeret aramak yerine istifa etmeleri doğal olan yoldur, onlardan bu beklenir, onlar da zaten bunu yapmakta tereddüt etmezler!

Bir tek bizim “ileri demokrasimizde” rastlanmayan bir durum bu.

Bakın 13 asker şehit oldu, kimse istifa etmeyecek.

Üçüncü dönemdir iktidarda olan bir parti var, ordu komutanlarını artık kendi istediği gibi tayin de edebiliyor ama ortada kötü giden işlerin siyasi sorumluluğunu üstlenen kimse yok.

Mani olamamanın utancı!

BDP’nin bağımsızlar listesinden milletvekili seçilen Sırrı Süreyya Önder, dün Radikal’de Silvan’daki saldırıdan sonra kendisine sorulan bir soruya yanıt verdi.
BDP’den milletvekili olduğu için kendisine şöyle soruluyormuş: “Ne düşünüyorsun?”

Sırrı Süreyya Önder’in hem sorumluluk sahibi bir milletvekili olarak hem de bir vatandaş olarak verdiği yanıtın bir bölümünü burada aktarmak istiyorum.
Meselenin özüne iyi işaret ettiği için!

“Eylemsizlik sürecinde yapılan askeri operasyonlar sonucunda hayatını kaybeden Kürt gençlerine ne kadar yandıysam, Hakkâri’deki iki uzman çavuşun hayatlarına da o kadar yandım. Hayatını kaybeden imam ne kadar içimi yaktıysa, taziyesine gittiğim Kürt gençleri de o kadar yaktı. Ormanın nasıl yandığını ya da kimin yaktığını hiç merak etmedim. O ormanda kavrulan 20 gence mani olamayanlardan birisi olmanın utancı bana yetti. Rehin alınanların evine sağ salim dönebilmesini sağlamak, yakınlarının endişeli bir bekleyişle her gün kahrolmasını engelleyebilmek için öz canımı dileyene rehin bırakabilirim. Ama sizin öfkeli çığlıklarla istediğiniz gibi davranamam. Bunu siz yeterince yaptınız ve yapmaya devam ediyorsunuz zaten. Bir faydasını gördüyseniz ta haşre kadar devam edebilirsiniz. Beni ‘yok’ yazın.”

Bu sorunu çözme yükümlülüğü omuzlarında olanların akıllarından hiç çıkarmamaları gereken bir noktaya işaret ediyor. Ama o sorumlulardan bunu anlayan ve gereğini yapacak birisi çıkar mı, hiç sanmıyorum.