Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Son derece eşitsiz bir kampanya yürütülüyor

EN başından beri çok eşitsiz bir referandum kampanyası izliyoruz.

Seçim yasakları başlamadan önce AKP, iktidarda olmanın tüm avantajlarını kullandı. Bu döneme ertelenen açılışlar, temel atma törenleri devlet olanaklarıyla referandum kampanyası için kullanıldı. Aynı dönemde muhalefet kendi olanaklarıyla bu kampanyayı yürüttü.
Şimdi de ortalık AKP’nin afişlerinden, pankartlarından geçilmiyor. Gazetelere verilen tam sayfa ilanlar da cabası.
Muhalefet aynı yoğunlukta bir kampanya yapamıyor, çünkü onlar en başından beri kendi paralarını harcayarak bu işi yürütmeye çalışıyorlar.
Gazete ve televizyonlarda da haberlerin verilmesi çerçevesinde eşitsiz bir durum var.
Yandaş medya bütün mesaisini “evet” üzerine yoğunlaştırmış durumda. Uzaydan gelip bu gazetelere bakan birisi, Türkiye’de referandumda herkesin “evet” diyeceğini zannedebilir.
Hükümetten bağımsız gazeteler normal olarak eşit davranmaya çalışıyorlar ama hükümetin medya üzerindeki bilinen baskısı, burada da eşitliği bozuyor gibi geliyor bana.
Belediyelerin mülkiyetinde olan ve ihale ile özel şirketlere kiralanıp, pazarlanan billboardlara bile iktidar gücü kullanılarak el konuluyor. Reklam şirketleri açık hava medyasında daha önceden planladıkları yerleri kullanamıyorlar çünkü onlara verilen talimat billboardların boşaltılması yönünde. Bildiğim örnekler vara ama yazamıyorum, çünkü o firmalara zarar gelmesinden endişe ediyorum.
Valilikler zoruyla parti binalarından indirilen “hayır” afişlerini saymıyorum.
Geçen gün AKP’nin afişlerini yırtan bir grup genç polis tarafından gözaltına alındı, bütün geceyi karakolda geçirdiler.
Bunun hangi kanunun, hangi maddesine sığdığını İçişleri Bakanı anlatsa da öğrensek.
Ama AKP önemli bir şeyi de ihmal ediyor gibi geliyor bana: Aşırı reklamın zorlanması toplumsal meselelerde ters tepebilir. Bakalım, bekleyip 10 gün sonra göreceğiz.

Samimiyetin mumu tayine kadar yandı!

AKP ideolojisinin “demokrat” olamayacağına olan inancımı bu köşenin okuyucuları biliyorlar.
Bir yandan bu ideolojinin temelindeki biat kültürü, diğer yandan demokrasiyi sadece bir oy çokluğundan ibaret sayan anlayışı ve liderinin “ister asarım, ister keserim” tutumu, bu görüşümü destekliyor.
Zaman zaman Türkiye’deki herkesten daha demokrat ve insan haklarına saygılı gibi görünmeleri birçok kişiyi yanıltıyor olabilir. Bu konudaki kafa karışıklığının nedeni bu olmalı.
Hrant Dink’in ailesinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı davaya gönderilen “Nazi savunması”ndan sonra, hükümetin alelacele bu hatayı telafi etmeye çalışması da böyle bir durum.
Bu tutuma bakınca “işte gerçek demokratlar” demek mümkün çünkü.
Ama bunun bir “durumu kurtarma manevrası” olduğunun anlaşılması için çok beklememiz de gerekmedi.
Mumun yanması, bir tayine kadar sürdü.
Akşam’ın haberine göre, “Nazi savunması” diye nitelenen savunmayı hazırlayan kişi Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdür Yardımcılığı’ndan, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı Hukuk İşleri Daire Başkanlığı’na getirilmiş!
Yani AKP’nin son aylardaki en önemli icraatlarından biri olan bir yeni kurumun, bütün hukuk işleri ondan sorulacak.
Cumhurbaşkanı’nın, Adalet Bakanı’nın, Dışişleri Bakanı’nın “rahatsızlık duyduklarını söyledikleri” savunmayı yazan anlayıştaki kişi terfi ettirilmiş!
Bunu gördükten sonra bu hükümetin Dink Davası Savunması ile ilgili gösterdiği tutumda samimiyet olduğunu düşünebilmek mümkün mü?

Başbakan savcı mı yargıç mı?

KAMU Personel Seçme Sınavı’ndaki kopya kuşkusu üzerine öğretmen atamalarının iptal edilmesi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı rahatsız etmiş.
Bunun üzerine Başbakan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile görüşerek bir inceleme yapılmasını ve soruşturma sonucunda hazırlanacak raporun kendisine sunulmasını, ardından da muhatap tüm kurumlara iletilmesini istemiş.
Hürriyet’te dün yayımlanan habere göre MİT, bu amaçla Ankara Emniyeti İstihbarat Şubesi ile ortak çalışacakmış.
Biliyorsunuz, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bu konuda bir soruşturma yürütüyor.
Haberi okuyunca Hakan Fidan’ın atanması sırasında söylenenleri hatırladım: Hani MİT artık sadece dış istihbarat faaliyetlerine yönelecekti? Perhiz ile lahana turşusu biraz karışmış görünüyor.
Öte yandan savcılığın el koyduğu ve yürüttüğü bir soruşturma da var.
Bu durumda Emniyet’in olanaklarının savcılığın emrinde olması, soruşturmanın savcılığın talimatları ve bilgisi dâhilinde yürütülmesi gerekiyor.
Ama Başbakan savcılık dışında bir görevlendirme yapıyor, Emniyet görevlendirilen o kuruma yardım ediyor, soruşturmanın sonucu da savcılığa değil, önce Başbakan’a verilecek!
Başbakan savcı değil, yargıç değil.
Soruşturma savcılık tarafından yürütüldüğüne göre ulaşılan bilgiler önce orada olmalı. Dava açılıp açılmamasına karar verecek olan merci orası çünkü. Ve elbette dava açılana kadar da dosyanın gizliliği esas. Başbakan hangi yetkiye dayanarak gizli kalması gereken soruşturma dosyasını görecek?
“Hukuk devleti”ne ne oldu?