Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Soru soran gazeteciyi eleştirmek

HAFTA başında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün bir toplantıdaki sohbet sırasında gazetecilerin sorularına verdiği yanıtlar gazetelerin manşetlerindeydi.

Sohbet sırasında gazetecilerden biri, Orgeneral Yaşar Büyükanıt olayı ile ilgili olarak Genelkurmay’dan yapılan açıklamalarla ilgili bazı sorular sordu. Sorular şunlardı: “Sert bir açıklama bekleniyordu, açıklama yapmadınız” ve “Daha sert, muhtıra gibi bir açıklama bekleniyordu”.

Şimdi bazı gazetelerde, bazı köşe yazarları bu soruların sorulmasını eleştiriyorlar. Gazetecinin soru sorarak darbe çığırtkanlığı yaptığını ileri sürüyorlar.

Bizim meslek jargonumuzda “çanak soru” sormak diye tanımlanan ve soranı pek de muteber gazeteci yapmayan bir durum var.

Muhatabın, sorulan soruyu bir pas olarak değerlendirip, olayları sadece kendi açısından değerlendirmesini sağlamak için sorulan soru böyle tanımlanıyor.

Ancak, bir gazetecinin muhatabının ağzından bazı sözler almak amacıyla sıkıştırıcı mahiyette soru sorduğu için eleştirilmesine ilk kez tanık oluyorum.

Gazetecinin işi, gerçekleri açığa çıkarmak için soru sormaktır Sorduğunuz soruların muhatabınızın hoşuna gitmemesinin bir önemi yoktur. Kuşku duyduğunuz bir durum varsa bunu açığa çıkarmak için sorularınızda ısrar edebilir, yanıtını alana kadar sormaya da devam edebilirsiniz. Muhatabınızın bu durum karşısında yapabileceği şey, beğenmiyorsa o soruya yanıt vermemektir.

Gazetecilik mesleğinin doğasında bu vardır ve bunu yaptığı için bir gazeteci suçlanamaz.

Bu eleştirinin, mesleğimizin evrensel kurallarına uymak konusunda hiç titizlenmediği bilinen gazetelerden kaynaklanıyor olması da dikkat çeken bir başka husus.

Gazeteci yemek daveti verirse

GAZETECİYİ sorduğu sorular için eleştiren cenahtan bazı gazeteciler de bir tür “basın müşavirliği” yapıyorlar. Hatırlayacaksınız, bir süre önce Fehmi Koru, gazeteci arkadaşlarını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir yemek davetinde buluşturmuştu. En son olarak da Nazlı Ilıcak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ı Sait Halim Paşa Yalısı’nda verdiği bir yemek davetinde gazetecilerle bir araya getirmiş Elbette şimdi bazı arkadaşlarımız da Nazlı Hanım’ı bu girişimi nedeniyle eleştireceklerdir; çünkü Fehmi Koru’nun daveti bir hayli gürültü koparmıştı. Aslına bakarsanız bu tür davetler dünyanın birçok yerinde yapılır ve olağan karşılanır. Yemeklere katılan gazeteciler açısından etik bir sorun olmaz; çünkü gazeteci işi gerektiriyorsa her yerde bulunmak ve öğrenmek istediklerini sormak hakkına sahiptir. Yemeği düzenleyen açısından da bir ahlaki sorun görmüyorum. O yemeğin bedelini kendisi karşılamak şartıyla! Fehmi Koru’nun hesabı kendisinin ödediğini biliyoruz. Benim tanıyabildiğim kadarıyla Nazlı Hanım da böyle şeylere tenezzül edecek karakterde değildir ve yemeğin bedelini mutlaka kendisi ödemiştir.

Bir üniversite hocası!

GEÇENLERDE düzenlenen Kürt Konferansı’ndaki katılımcılardan bir öğretim üyesi, “Haydi Kızlar Okula”, “Baba Beni Okula Gönder” gibi kampanyaların “Kürt halkını asimile etmek amacına hizmet ettiğini” söylemiş. Bu sözleri söyleyen öğretim üyesinin “doçent” unvanı taşıdığını belirteyim önce! Bu kampanyalardan ikincisinin hazırlık süreci sırasında yönetici olarak bulundum. Kızların okula gönderilmemesinin iki temel nedeni olduğunu tespit etmiştik: Mali açıdan yetersiz insanlar öncelikle erkek çocuklarını okula göndermeyi tercih ediyorlar. Kızların evlenip gideceğini, okumuş erkek çocuğun bütün aileye katkısı olabileceğini düşünüyorlar. İkinci neden ise dini-toplumsal inanışlar. Okuyan kız çocuğunun “hayırlı evlat” olamayabileceğine yönelik bir toplumsal düşünce o bölgelerde çok yaygın. O kız çocuklarının okuyup kendilerini geliştirebilmeleri, bir meslek sahibi olabilmeleri, onların hayatını tümden değiştirebilecek bir faktör.Öte yandan bölgedeki ilkel feodal yapının kırılması da büyük ölçüde bununla ilişkili. O kız çocuklarını okutma çabasını, böyle bağnaz bir milliyetçilikle değerlendiren bir kişinin üniversitede hocalık yapıyor olması ne kadar acı.