Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

‘Söz söyletmem sözümün üstüne’ rejimi

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, önceki gece parti yöneticilerine “Uludere hakkında artık kimse konuşmasın, ben Salı günü grup toplantısında söylenmesi gerekenleri söyleyeceğim” demiş.

Nitekim dünkü konuşmasında da önemli bir bölümü bu konuya ayırdı.
Neler söylediğini dün televizyonlarda izlemişsinizdir, izlemeyenler de bugün gazetelerde geniş geniş okuyacaklar zaten.
Başbakan’ın kendi partisi içinde “söz söyletmem sözümün üstüne” bir karakter olduğuna kuşkumuz yok. Dolayısıyla Başbakan bir konuda ne diyorsa, o parti için de o durum geçerli.
Diğer partilerin de bundan çok uzun boylu farkı olmadığını biliyoruz. Çünkü bizde “parti disiplini” denilen şey, esasen liderin sözünün dışına çıkmamaktır çünkü parti içinde kimin hangi pozisyona gelebileceğinden tutun da kimin milletvekili olacağına kadar o kadar verir.
Parlamenter sistemin, Türkiye’de gerektiği gibi işlemiyor olmasının da nedeni zaten budur.
Parti disiplini kavramı, esasen içinde bir başka şeyi barındırıyor, kaynağını o kavramdan alıyor: Buna parti içi demokrasi diyoruz.
Parti içi demokrasi olmalı ki parti içinde değişik fikirler seslendirilebilsin, sonra bir ortak kanaat oluşsun ve herkes artık bu noktadan sonra parti görüşü olarak o kanaati paylaşsın. Sistem teorik olarak böyle işliyor.
Ama AKP’nin stadyumda yaptığı il kongresinde de gördük ki partinin demokratik tartışma ortamı olması gereken kongreleri bu amaca hizmet etmiyor. Tek adam gösterisi orada da sürüyor, parti lideri egemenliğinin altını bir kez daha çiziyor, aykırı görüşlere yer yok.
Siyasi partilerimiz ile ilgili bu temel sorun çözülmeden, ister başkanlık sistemi olsun, ister parlamenter sistem, bunun adı ne yazık ki “demokrasi” olamıyor.

Öyle görünüyor ki anlaşma tamamdır

EMİNİM sizlerin de dikkatini çekmiştir, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, son günlerde bir tür siyaset ve demokrasi filozofu gibi davranıp konuşuyor.
Bu tabloya bakınca artık Başbakan ile aralarında bir anlaşmaya varıldığını düşünüyorum. Başbakan, Cumhurbaşkanı ya da Başkan olacak, Cumhurbaşkanı da o koltuktan indikten sonra Başbakan olmanın çarelerini arayacak.
Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı çıkışlar ile Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine geniş bir muhafazakâr taban yaratmaya çalışırken, Abdullah Gül de AKP’nin oylarını nasıl olsa çantada keklik gördüğü için Başbakan’ın bir süredir hayal kırıklığına uğrattığı liberal demokrat kesimlere göz kırpıyor.
Tabii unutmamak gerekir ki önümüzde Türkiye için uzun sayılması gereken bir süre var ve ne Anayasa değişikliğinin ne yönde gerçekleşeceği belli, ne de Türk siyasetinde “havada ikmal” hesaplarının tutup, tutmayacağı belli.
Hesapların bu yönde olması ise bize şu an için bir tek şeyi gösteriyor: Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanlığı makamı aslında tarafsız filan değil, Cumhurbaşkanı hâlâ eski partisinin içinde bir takım siyasi hesaplar peşinde.
Bugüne kadar bu yöndeki spekülasyonları hiç yanıtlamamış olmasından bu sonuç çıkıyor.
Allah hepimize sağlık verirse, bütün bunların spekülasyon mu, gerçek mi olduğunu da göreceğiz.

Mızıkçılık hazırlığı!

GEÇENLERDE yazdığım bir yazıda AKP’nin Başkanlık sistemi ısrarlarının sonunda TBMM’de yeni Anayasa için çalışan komisyonun faaliyetlerinin durması sonucunu doğurabileceğini yazmıştım.
Çünkü ne zaman konu bu meseleye gelse, AKP sözcülerinin ağzından aynı şeyi soruyoruz: Yüce milletimiz karar verir!
Bir uzlaşma komisyonu kurulmuş, TBMM’de el birliğiyle çalışıyor. Sürecin nasıl işleyeceği belli: Bir metin hazırlanacak, bu metin TBMM’de oylanacak, eğer gerçek bir uzlaşma var ise TBMM yeni Anayasa’yı bir defada kabul edecek.
Ancak ve ancak uzlaşma gerçekleşmeyecek ise “halkın karar vereceği bir referandum” söz konusu olabilir. O da eğer yeterli oy sağlanabilirse ki bunu sağlayacak oy potansiyeli sadece AKP’de var.
Yani referandum aşamasına gelene kadar “milletimiz karar verecek” sözünü söylemenin bir anlamı yok.
Tabii TBMM uzlaşma komisyonu iki ayrı Anayasa hazırlayıp, bunları “birisini seçin” diye referanduma götürmeyecekse! Bunun gerçekleşme olasılığı olmadığını da biliyoruz.
Başbakan’ın yatıp kalkıp “Başkanlık rüyası gördüğü” de bir sır değil. “Konuyu tartışalım” deyip duruyorlar ama ortaya neyi tartışacağımız ile ilgili bir şey de koydukları yok.
Başkanlık sistemi gelirse, nasıl bir seçim ve siyasi partiler kanunumuz olacak? Yerel yönetimlerin yetkileri ve bu yetkilerini kullanmalarının sınırları ne olacak? Yargıçlar ve savcıların seçimlerinde hangi usulleri uygulayacağız ki yargı gerçekten Başkan’ı ve yasamayı denetleyebilsin? Bunların hiç biri ortada yok!
Ortada tartışılacak bir mesele yokken “tartışalım” deyip, sonra da başkalarını “yakında bunlar mızıkçılık da çıkarırlar” diye suçlamanın bir tek açıklaması olabilir: Bir mızıkçılık çıkarıp, kafasına göre hazırlayacağı bir Anayasa metnini referanduma götürme hesabı!
“Nasıl olsa bugüne kadar böyle konularda AKP’nin eksikliklerini kapatacak milletvekilleri MHP içinden bulundu, bu kez de bulunur” diye düşünüyor olmalılar.