Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Tuba Hanım’ın evlilik şartları

DÜN sabah gazeteleri okurken “pazartesi sendromunu” atlatmamı sağlayan haberi Kelebek’te buldum. “Tuba beni güldürdü, Tanrı da onu güldürsün” diye düşündüm.

Tuba Ünsal isimli bir hanım sanatçı, ilk eşinden kısa sürede ayrılmış, ikinci kere evlenmek için de bazı şartlar belirlemiş.

Tuba Hanım ile evlenmeyi düşünenler için, kaçırmış olabilecekleri düşüncesiyle tekrarlıyorum: “1- Sadece koca değil, aynı zamanda hayat arkadaşı olacak, her şeyi paylaşacağız. 2- Gerektiği zaman ayrı evlerde kalabileceğiz. Çünkü insan kendisini dinlemek isteyebiliyor. 3- Bana hiç karışmayacak, şu işi yap, bu işi yapma demeyecek. 4- Gereksiz yere kıskançlık çıkarmayacak.”

Tuba Hanım’ın bu şartlarıyla girişilecek beraberliklere “evlilikten başka bir isim” bulmak gerek.

“Madem özgür olmak istiyorsun, evlilikle işin ne” diye sorardım, ama kendisini tanımıyorum.

Ve şunu da söyleyeyim, Tuba Hanım’ın bu koşullar nedeniyle “evde kalma olasılığı çok yüksek”.

Evlilik düşmanı gibi görünmek istemem ama bu vesileyle Ahmet Rasim’i de rahmetle anmak istedim. Şöyle yazıyordu: “Birbiriyle evlenmemeleri icap edenler varsa onlar da birbirlerine áşık olanlardır.”

Lösemili çocuklar arsa bekliyor!

LÖSEMİLİ Çocuklar Vakfı, Ankara’da “Lösemili Çocuklar Kenti” isimli dev bir sağlık kompleksi kurmaya çalışıyor.

Projeleri çizilmiş, teknik ekipman ihtiyacı tespit edilmiş ve hazırlanmış, finansman kaynakları büyük ölçüde bulunmuş bir proje bu.

Vakıf tarafından hazırlanan bir broşürde bu muazzam projeyle ilgili ayrıntılı bilgiler ve kurulacak tesislerin maketleri de var.

Türkiye’de her yıl 1200 çocuk lösemi hastalığına yakalanıyor.

Ve doğru bir tedavi uygulandığında bu hasta çocukların yüzde 91’e varan oranda iyileşmeleri mümkün olabiliyor.

Tesis, çok uzun süren bu tedavi sürecinde çocukların kendilerini iyi bir ortamda hissetmelerini sağlama amacını da taşıyor. Çocukların aileleriyle birlikte, bir tatil köyünü anımsatan doğal bir ortamda tedavileri amaçlanıyor.

Yüzlerce milyar lirayı bulan tedavi ücretlerini ödeyemeyecek durumda olan fakir ailelerin çocuklarının tedavilerinin ücretsiz gerçekleştirileceği de vakfın taahhütleri arasında.

Ve bu proje 4 yıldır “arsa” bekliyor.

Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne ait 1000 dönümlük bir arazinin sadece onda birine ihtiyaçları var.

Başbakan’ın bir tek emriyle çözülebilecek bir sorun dört yıldır bekliyor. Başbakan’a ya da Maliye Bakanı’na bu sorunu çözme gerekliliğini hatırlatacak, iş yapmaya hevesli bir tek bürokratın olmaması nedeniyle bütün kaynakları bulunmuş bir sağlık tesisi yapılamıyor.

Spor kulüplerine stadyum yapmak için arazileri bol keseden dağıtanların bu önemli işi ihmal etmelerinin nedeni ne olabilir?

Acaba “lösemili çocuklar bize oy vermez” diye düşüncesi mi?

Herkes aynı partiye mi oy verecek?

“YAŞAMIN Kıyısında” isimli filmiyle Cannes Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ödülü alan yönetmen Fatih Akın, teşekkür konuşmasında Türkiye’ye de bir mesaj vermeyi ihmal etmedi.

Geleneksel olarak yapıldığı gibi “film ekibine, annesine, eşine, çocuğuna ve herkese” teşekkür ettikten sonra “Ancak bir mesajım var. Türkiye’de seçimler yapılıyor. Ne kadar birlik olursak o kadar iyi olur. Herkesi birlik olmaya çağırıyorum” dedi.

Fatih Akın’ın bizleri nerede birleşmeye çağırdığını bilmiyorum.

Şu ya da bu siyasi görüşte “hepimizin” birleşmesini istiyor.

Aynı eğilim ülkemizdeki birçok kişide de var: Herkes birleşmek istiyor, çünkü demokratik, laik cumhuriyetin geleceğiyle ilgili endişeler bu siyasi dönemin en belirgin özelliği.

Bu yüzden de siyasi çizgiler belirsizleşiyor, İlhan Kesici, Adnan Menderes’in oğlundan izin alarak CHP’ye giriyor; Mesut Yılmaz, DP vitrinine Hikmet Çetin ve Celal Doğan gibi isimlerin konulmasını öneriyor.

Öte yandan bu “hepimiz birlik olalım” fikrinin bir demokratik rejim için çok sağlıklı bir durum olmadığını da belirteyim.

Demokrasi, farklı görüşlerin bir arada yaşayabileceği bir rejim!

Siyasi görüşlerin demokratik bir uzlaşma ortamında farklılıklarını koruyabilecekleri bir düzen.

“Herkesin aynı partiye oy verdiği toplumlara” sadece tek parti diktatörlüklerinde rastlanabiliyor.

Laik, demokratik düzenin iyi işleyip güçlenmesini istiyorsak, yapmamız gereken şey “hepimizin aynı partiye oy vermesi” değil, siyasi farklılıklarımıza saygı duymaktır.