Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Konfedere ortağın ve yazarının şansı varmış

STRATFOR isimli bir özel istihbarat kuruluşunun WikiLeaks’e sızan iç yazışmaları ve raporları bir süredir Taraf gazetesinde yayımlanıyor.

Stratfor bir özel istihbarat kuruluşu, aboneleri arasında devletlerin istihbarat kuruluşları ve bazı şirketler var ve topladığı istihbarat ile yaptığı analizleri “parasını ödeyene” sunuyor.
Müşteri listesinde askeri istihbarat kuruluşlarından tutun da, petrol ve silah şirketlerine kadar birçok kuruluş var.
Taraf’ta yayımlanan belgelerden öğrendik ki kuruluş Türkiye’de Sabah gazetesi ile anlaşmış, onlarla bilgi paylaşıyor, hatta bazı haber ve yorumların yayımlanmasına önayak oluyor. Belgelerde Sabah’tan “konfedere ortağımız” diye söz ediliyor. Yazarlarından Emre Aköz, sipariş üzerine Stratfor için yazılar da yazmış.
Yine bu belgelerden öğreniyoruz ki Başbakan’ın başdanışmanlarından biri olan İbrahim Kalın da Stratfor’un Türkiye’deki kaynaklarından biriymiş. Belgelerde bu kaynaktan “Yeryüzünde hiçbir kuruluşun elinde böyle bir erişim olanağı yok” diye söz ediliyor. Nasıl olsun ki zaten, bir ülkenin tepe yöneticisinin en yakınında bir istihbarat kaynağı!
Dün yayımlanan belgelerden de Stratfor’un kaynaklarını nasıl yönettiğini öğrendik.
“Değerli bir kaynağın kendi kaynaklarını açıklaması ve sonra tarafımızdan görevlendirilmesi üzerine kontrol sağlarız” deniliyor. Kontrol için de “mali, cinsel ve psikolojik” yöntemler kullanıyorlarmış!
Günlerdir izliyorum, “yandaş medyada” bu konularda çıt çıkmıyor!
Komplo teorilerini ve casus öykülerini çok seven yazarlar bile bu konunun dışında kalmaya çabalıyor. Stratfor üzerine bir şeyler çiziktirenler ise bu “kaynaklardan” söz etmemeye özen gösteriyorlar.
Bir de tersini düşünün şimdi!
Bu isimler ve gazetelerin yerine “muhalif” isimler ve gazeteler olsaydı nasıl bir gürültü kopardı? “Mali ve cinsel kontrol” yöntemleri üzerine neler yazılır, nasıl senaryolar çıkarılırdı?
Yandaş medyada koro halinde yazılar yazılır, bire bin katılır ve bir itibarsızlaştırma operasyonu tam gaz sürdürülürdü.
Yalaka casus özentilerinin ve “konfedere ortaklarının” şansı varmış!

Sekiz yılda aynı yere döndük!

MARDİN Kızıltepe’de sekiz yıl önce 12 yaşında bir çocuk ve babası “operasyon sırasında” öldürüldü. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın vücudundan tam 13 kurşun çıkarıldı.
Öldürülen baba ve oğulun terörist olmadığı sonradan anlaşıldı ama bununla ilgili olarak yargılanan polisler beraat ettiler. Aile de davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı ve mahkemenin dava ile ilgili olarak Türkiye’ye bazı sorular yolladığı dün Sabah’ta yayımlandı.
Mahkemenin sorduğu sorular, olayın ertesinde hepimizin aklına gelenlerden farklı değildi.
Olaydan sonra, 30 Kasım 2004 tarihinde Milliyet’te bu olayla ilgili olarak şöyle yazmıştım:
“Teröristlere karşı yapıldığı ileri sürülen bir operasyonda 12 yaşındaki bir ilkokul öğrencisi ve babası güvenlik güçlerince öldürüldü.
Öldürülen çocuğun olaydan çok kısa bir süre önce sokakta arkadaşlarıyla oynamakta olduğu, çocuğun öğretmeni de olan bir görgü tanığı tarafından açıklandı.
Mahalle sakinlerinin ifadelerinde, önce uzun bir tarama sesi duyulduğu, sonra dört beş el daha ateş edildiği ama ‘teslim ol’ çağrısının yapılmadığı yer alıyor.
Olay gününden beri devlet yetkilileri gazetecilerin sorularına tatmin edici bir yanıt veremiyorlar.
Böyle bir yanıt veremedikleri gibi olayı titizlikle ve ciddiyetle soruşturduklarına ilişkin bir işaret de yok.
Vatandaşlarının can güvenliğini korumak için ‘operasyon’ yapan güvenlik güçlerinin, bu operasyonlarının bir cinayete dönüşüp dönüşmediği hâlâ karanlık.
Ve olayı karanlıkta bırakmak konusundaki bu ısrar, kuşkuların ve dedikoduların büyümesine de yol açıyor.
Böyle bir ülkenin ‘hukuk devleti’ olduğundan, hukukun üstünlüğünden söz edebilir miyiz?”
Gördüğünüz gibi yıllardır “hukuk devleti” arıyoruz ama devlet aygıtımıza böyle bir duygu hâkim değil. Öyle olduğu için de her dava sonunda AİHM’ye gidiyor!

İktidar kavgası kızışacak gibi

‘CEMAATİN’ organizasyonuyla düzenlenen ve Abant Platformu adı verilen toplantıda bu hafta sonunda yeni anayasa ile ilgili bir tartışma yapıldı.
Zaman gazetesi Abant Platformu’nun “en çok tartışılan konularda cesur kararlar aldığını” duyuruyor.
Toplantı ile ilgili haberin ayrıntılarını Zaman’da okudum, ilgilenen okuyucular bu gazetenin internet sitesinden bu bilgilere ulaşabilirler.
Önerilerin önemli bölümü benim de katılabileceğim öneriler, bununla ilgili olarak zamanı geldiğinde daha çok tartışacağız nasıl olsa.
Ancak günümüzün “cemaat-AKP” iktidar mücadelesine “ışık tutacak” bir öneri var ki ona dikkatinizi çekmek istedim.
Şöyle deniliyor: “Parlamenter sistem korunmalı, Cumhurbaşkanı’nın yetkileri daraltılmalıdır.”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, gelecek seçimlere girmeyeceğini önceden açıkladığını, AKP tüzüğünün de değiştirilmez ise zaten yeniden seçime girmesine izin vermediğini biliyoruz.
Başbakan gibi hırslı bir siyasetçinin “az yetkili” Cumhurbaşkanlığı ile yetinmeyeceği de bir sır değil.
“Halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı” olmak onu kesmediği için AKP sözcülerinin “başkanlık sistemi” istediklerini de biliyoruz.
Cemaatin organize ettiği bir toplantıda (elbette katılanların hepsi cemaat üyesi değildi) Başbakan’ın hayalinin tam tersine bir önerinin dile getirilip, bunun da gazetelerinde özellikle vurgulanmasını nasıl okumalıyız?
Bu da yeni bir “diş gösterme” mi acaba?
Öyle görünüyor ki Cumhurbaşkanı seçimi yaklaştıkça, bu iktidar mücadelesi daha da kızışacak.