Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Türkiye’de iyi şeyler de oluyor!

DÖRT günlük bir tatilin ardından İstanbul’a dönerken içim neşe doluydu.

Bunun nasıl tuhaf göründüğünün farkındayım. Ama öyle şahane bir ülkede yaşıyoruz ki burada tatile çıkmak insanın çok eğlenceli birçok şeyi kaçırması sonucunu doğuruyor.

Sürekli bir “stand up” durumunda yaşıyoruz ve artık yakında bizi bekleyen bir “aşırı doz” tehlikesi de yok değil.

Mesela geçen hafta son anda yakalayabildiğim “stand up” esprilerinin şampiyonu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın matematik bilimine yaptığı dev katkıydı.

Erdoğan’ın “Kusura bakmasınlar, bu hesapları biz de biliyoruz. Biz bunların içinde piştik yani” diye açıkladığı ve matematik tarihine “bölündükçe büyüyen rakamlar teoremi” olarak geçen buluşu geçtiğimiz haftanın en “top” esprisiydi.

CHP yönetiminin seçim sonuçlarını değerlendirdiği raporu da siyaset bilimine Türklerin yaptığı önemli bir katkı olarak kabul edilmeli.

“Altı değişkenli siyasal eşitsizlik kuramı” adını verdiğim bu model, seçim sonuçları ne olursa olsun siyasi parti yönetimlerinin görevde kalabilmelerini sağlıyor. Dünya demokrasi tarihinde bir eşi olmadığı gibi, Seinfeld’i bile gölgede bırakacak güçte görülüyor.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “Şu Ankaralılar annelerinin evine gitselerdi musluklardan gürül gürül su akardı” yaklaşımı da belediyecilik anlayışında bir devrim olarak, yeni bir dönemi başlatıyor.

Şehircilik bilimini adeta yeniden tanımlayan bu kuram ile artık kentsel yaşamdan kaynaklanan her sorunun üstesinden gelebilmek mümkün. Trafik tıkanıklıklarını açmak için babanızın evine, çöp sorununu çözmek için teyzenize, elektrik kısıntısından kurtulmak için de dayınıza gitmeniz yeterli olabilecek.

İstanbul’da 2007 senesi ağustos ayının ilk cumasında “yağmur duası” olarak ortaya çıkan bir yöntem de küresel ısınmaya karşı en geçerli ve etkili çözümün bulunduğunu müjdeliyor.

Bunun, camilere asılan dijital göstergelerdeki “hareketli dualar” ile desteklenmesinin olumlu sonuçlarını da elbette bütün dünya ile paylaşacağız ve “Türklerin dünyada bilimsel gelişmeye ne katkısı oldu” sorusuna verebileceğimiz güçlü bir yanıtımız olacak.

Bütün bunların topu topu haftanın son üç gününe sığdırılmış olması ise “Türk mucizesi”nden başka neyle açıklanabilir?

Binlerce dansöz var!

ELMA Magazin isimli televizyon programında Serdar Ortaç şu açıklamayı yaptı: “Müziğimi geliştirmek için Türki devletlerin siyasi tarihini okuyorum.”

Bu açıklamayı duyar duymaz zihnime bir açılık geldi!

Serdar Ortaç’ın şarkılarında, güfteye hákim olan mantık sıçramalarının nedenini düşünüp, bulamadığımdan yakındığımı hatırlarsınız.

Böylece bu problemimin de üstesinden gelmiş oldum!

Özellikle “Binlerce dansöz var” şarkısına hákim olan tarihsel altyapıyı bu sayede çözebildim.

Ortaç burada belli ki Manas Destanı’na tarihsel bir gönderme yapıyor ve Orta Asyalı eski Sovyet yöneticilerinin, kapitalizme geçişle birlikte nasıl birer oligarka dönüştüklerini betimliyor!

Bu ülkelerde iş yaparken yöneticilerin verdikleri sözlere güvenip milyonlarca dolar yatırım yapan Türk işadamlarının sonunda nasıl çırak çıkarıldıklarını anlatmak için yazılmış bir şarkı bu bence.

Hep söylüyorum, “pop müzik” deyip geçmeyelim diye, her sözünde bin bir anlam gizli hepsinin!

Simi’de işgal var!

BU tatilde geleneksel “Simi Adası” turumuzu da yaptık.

Bir kez daha gördük ki ada aslında Yunanistan’a bağlı olmakla birlikte sinsi bir işgal altında!

Şu anda Simi’de (eski Sömbeki) yaşayan insanların anadillerine bakacak olursak ezici çoğunluk Türkçe konuşuyor. Az sayıda Yunanca ve tek tük İngilizce konuşana da rastlanıyor.

Cumartesi günü gazetede okuduğum bir haber Simi halkının, Yunan merkezi hükümetine isyan ettiğini anlatıyordu. Ada’nın ana kara ile bağlantısını sağlayan gemi seferlerine yapılan sübvansiyonun kaldırılmasının fiili tek sonucu olmuş: Ada, Türkiye’ye bağlanmış durumda.

Her türlü ihtiyaç bizim sahil kasabalarından sağlanıyor.

Buna bir de Barbaros’un torunlarının bir tekneye binince akıllarına Simi’de Manos’a gitmenin geliyor olması eklenince yukarıda anlattığım tablo ortaya çıkıyor.

Bu aynı zamanda bir kültürler çatışmasını da getiriyor beraberinde.

Adanın lokantacı esnafının çoğunluğu, Manos’un lokantası ağzına kadar Türk ile dolarken, neden kendisinin sinek avladığını bir türlü anlayamıyor.