Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Dağların ardında huzur var

İÇİNDE bulunduğum uçak çatırtılar içinde sarsılıp bulutların arasından sıyrıldığında, altımda gördüğüm manzara yemyeşil tepelerden oluşuyordu.

John Le Carre’ın “Sıkı Dostlar”ında okuduğum bir Goethe dizesi geldi aklıma, gözlerimle manzarayı tararken: “Dağların ardında huzur vardır / ama bekle, yakında sen de huzuru bulacaksın.”

Bekleyen herkesin huzuru bulup bulmayacağını bilemiyorum. Türkçe’de “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer” diye bir atasözü var, belki bu konuda da işe yarıyordur beklemek. Ama İskoçya kırsalında otomobille Edinburgh’dan Glasgow’a giderken içimde uyanan duyguyu böyle tarif edebilirim: Huzur!

Gerçi huzurun bu kadar fazlası benim gibi kent çocuklarını kolaylıkla depresyona sokabilir, ama olsun.

12 milyonluk bir kentten çıkıp beş saat sonra böyle bir ıssızlığın ortasına düşünce insan o kadar da ilerisini düşünemiyor.

İskoçya’da dolaşırken bugüne kadar buraya gelmemiş olmama gerçekten hayıflanıyorum.

Bu dünya yüzünde Reykjavik’ten tutun da Ulan Bator’a kadar görmediğim yer kalmadı; ama nedense burnunun dibine kadar belki on kez geldiğim “yüksek ülkeye” yolum hiç düşmedi.

İnsanlarının bu kadar sıcak, barlarının bu kadar canlı ve yemeklerinin bu kadar güzel olduğunu bilseydim bu hatayı işlemezdim elbette.

Bütün bunları bu köşede sizlerle paylaşıyor olmamın nedeni de benim düştüğüm hataya düşenlerin sayısının hiç de az olmadığını biliyor olmam.

Elbette, herkes böyle bir olanak bulamaz; ama gazetecinin bir görevi okuyucuları uyarmaksa öteki görevi de insanlara gidemedikleri, göremedikleri yerleri anlatmak değil mi?

7 bin dolarlık viski

İSKOÇYA’ya gelip viski içmeden dönmek, sanırım ki Antalya’ya kadar gelip denize girmeden dönmek gibi bir şey olmalı.

Böyle bir hata yapmadım tabii.

Kırk yıllık bir Highland Park tattım ki, çizgi romanlardaki Kızılderililerin viskiye neden “ateş suyu” dediklerini anlamama çok yardımı dokundu, bu hareketimin.

Ve kardeşlerimle birlikte zaman zaman yaptığımız “özel tadım seansları için” kendi yaşımda bir viski satın almaya karar verdim.

Bunu başaramadığımı söylemeliyim. 50 yıllık bir Macallan Lalique şişesini sadece “elleyebildim”.

Viskilerin “Rolls Royce”u Macallan’ın 50 yıl önce damıtılmış olanının konduğu, Fransız Lalique tarafından özel olarak yapılmış bir şişeydi bu. Fiyatı 7 bin dolar!

Kardeşlerimin yaşına uygun olanını aradım, onlar da 3 bin dolardan başlıyor.

Ve anında fikrimi değiştirdim elbette.

Bana İskoçya’yı gezdiren John’a sordum, bu şişeden sadece 470 tane üretilmiş. John, bu şişelerin daha çok koleksiyon amaçlı olarak alındığını anlattı.

“İçen hiç mi yok” diye sordum, “Sadece Ruslar” diye yanıtladı.

Onlar, bizim yapamadığımız neleri yapmıyorlar ki diye düşündüm.

Edinburgh’dan İstanbul’a yol gider

NE zaman yurtdışına çıksam ve Avrupa’nın nispeten eski kentlerini gezsem aynı şey oluyor: Bu insanlar, kentlerini ne güzel korumuşlar ve biz nasıl da tahrip etmişiz.

Edinburgh sokaklarında dolaşırken de insanın içi aynı duyguyla buruluyor.

Geçen gün Amerika’da San Francisco Devlet Üniversitesi’nde sanat tarihi hocalığı yapan okuyucum Profesör Bülent Karacadağ’dan bir mektup aldım. Yeri gelmişken bir bölümünü sizlerle paylaşayım. Okuyucum şöyle yazıyor:

“İstanbul’u bu ziyaretimde benimle gelmiş olan Amerikalı arkadaşlarıma Karadeniz sahilini göstermek istedim. Gelin görün ki yol üzerinde Kemerburgaz’dan geçerken arkadaşlarıma göstermek istediğim, Mimar Sinan’ın yaklaşık 450 yıl önce yapmış olduğu Uzun Kemer’in acıklı durumu beni perişan etti.

Koskoca abide, bezirgánlar tarafından işgal edilmiş. Garip ticarethaneler, son derece çirkin yapılar hemen Uzun Kemer’in altına yerleşmiş. Tarih katledilmiş, katledilmeye de devam olunuyor. Ve insanlar bu duruma seyirci bile değil.”

Bülent Karacadağ, bir sanat tarihi hocası olarak değil, bu toprakların çocuğu olarak isyan ediyor.

Ve mektubunun beni etkilemesine neden olan şey, size aktardığım son cümlesi: Bu durumlara karşı artık bir seyirci kadar bile tepki gösteremiyoruz.

İstanbul elimizden gidiyor, biz arkasından bile bakmıyoruz.