Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ben seni unutmak için sevmedim!

 Geçen hafta insanın içinde âşık olma isteğinin doğması için bahardan kaynaklanan hormonal değişimlerin şart olmadığını yazmıştım. İnsanın her havada
âşık olabileceğini anlatmaya çalışan bir yazı..

Bir okuyucum, yazdığı bir e – postayla beni “iflah olmaz bir romantik” olmakla niteledi.. “Suçladı” da diyebilirdim..
Bakalım öyle miyim?
“Romance” kelimesi Fransa’nın güneyindeki Provençal bölgesi üslubunda yazılmış “öyküler” anlamına gelen Fransızca “roman” kelimesinden türemiş. Fransızca bilmiyorum, ‘Aşkın Anatomisi’ isimli bir kitapta okudum bu bilgileri. (Yazan: A. Kirch, Say Yayınları, Çeviren: Mehmet Harmancı.)
Onikinci Yüzyıl Fransası’nın gezici ozanlarının başlattığı bir duygusal devrim bu aslına bakarsanız.
Gezici ozanların (‘troubadour’lar) şiirlerinde ısrarla tekrarlanan bir deyimde yatıyor, kelimeye bugün yüklediğimiz anlam: “L’Amour de long”.
Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi “uzak aşk” anlamına geliyor bu deyim. Araya giren engeller öylesine büyük ki çiftler kavuşamıyor, aşkı hayallerinde yaşıyorlar.. Bizim Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Leyla ve Mecnun öykülerimizdeki gibi..
Batı kültüründe bunun karşılığı Tristan ile Isolde arasındaki ölümsüz aşktır.
Aşklarını hem yasaklayan hem de besleyen bir engel var Tristan ile Isolde arasında.
Başlangıçta engel Isolde’nin kocası Kral Mark’tı. Sonra da derebeylik kanunları ve Hıristiyan yasakları. En sonunda artık bir ormana kaçtıklarında aralarında kavuşmalarını engelleyecek hiçbir engel kalmamıştı. Ancak Tristan kılıcını, Isolde ile aralarına bir “namus sembolü” olarak saplayınca bu engel “romantik aşk”ın psikolojisine de girmiş oldu.

Kavuşunca biter
Yani kısacası şunu söyleyebiliriz: Romantik aşk, çiftlerin kavuşmasıyla birlikte ölmeye mahkûm bir aşk.
Denis de Raugemont, “evlilik aşkı öldürür” önermesini kesin bir yargı olarak önümüze sunarken buradan hareket ediyor.
Şöyle diyor: “Özü gereği romantiklik – evliliğe ulaştırmış olsa bile – evlilikle bağdaşmaz.. Çünkü romantiklik, engeller, gecikmeler ve hayallerle yaşadığı halde, evliliğin en başta gelen görevi bu engelleri azaltıp yok etmektir. Romantiklik üzerine kurulan evliliğin akla yakın ve normal sonucu boşanmadır.”

Romantizmi yüceltmek
Bu kadar kesin yargılardan hiç bir şekilde hoşlanmadığımı belirteyim. Ancak yazarın bir iç tutarlılığı olduğunu da kabul etmek gerek. “Romans” eğer âşıkların arasındaki engellerle besleniyorsa, bu engellerin kalkması anlamına gelen “evlilik” ya da “kavuşma” bu beslenme damarını keser, yok eder..
Aynı yazar, batıda hızla artan boşanmaların temel nedeninin, evliliğe yüklenen bu yanlış anlamdan kaynaklandığını söylüyor.
Televizyonlar, gazete ve dergiler, filmler, tiyatro oyunları aklımıza gelebilecek her şey “romantizmi” yüceltiyor. Bu bir gerçek.
Bunun bir sonucu olarak atı toplumlarında insanlar, romantik ilişkiyi çiftleri evliliğe götüren “tek önemli değer” olarak kabul ediyorlar. Gelenekler, ekonomik gerçekler, psikolojik uyum, yaş, geleceğe ilişkin görüşler, toplumsal sınıf uyumu, dinsel inançlar, yetiştirilme biçimleri gibi evlilik üzerinde etkili olabilen birçok faktör bu nedenle göz ardı ediliyor.
Doğu toplumlarının evliliğe bakışlarında ise romantizm tek faktör değil. Yukarıda saydığımız ve sayamadığımız birçok faktör çiftlerin evlenmesine yol açabiliyor ve bunlar elbette “romantizmden” daha kalıcı ve güçlü yapılar yaratabiliyor.
İçinde romantizm bulunmayan bir evliliğin nasıl bir evlilik olduğunu hepimiz hayal edebiliriz. Çiftlerden her biri için ayrı ayrı hapishanelere dönüşmüş, basit bir “ortaklığa” indirgenmiş bir evlilik sürse ne olur, sürmese ne olur diye düşünenlere de hak vermemem mümkün değil..
Ben yazımın başına döneyim en iyisi: Hayır, ben iflah olmaz bir romantik sayılmam. Bir gün bitecek bile olsa, yaşamının bir bölümünü paylaşamadıktan sonra birisini sevsen ne olur, sevmesen ne olur?
Ben “kavuşmaktan” yanayım. Romantizmi öldürse bile..