Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Çok okuyan mı, çok gezen mi?

Bir süredir çocukluğumu daha doğrusu ilk öğretim yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum. İlkokula Ankara’da başladım, Antalya’da bitirdim.

Birincisi Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentiydi ve okulumuz da bir ‘deneme’ okuluydu. Yani klasik bir eğitim verilmiyordu, bugün okutulana benzer şekilde üniteler işleniyor, grup çalışmaları vs. yapılıyordu. Ama Ankara’da okuduğum o üç yıl boyunca bir kere bile Etnografya Müzesi’ne götürülmedik. Birinci Meclis’in çalıştığı mekânı gezemedik. Sadece bir tek kez 10 Kasım günü o da sadece seçilmiş bir grup öğrenci ile birlikte Anıtkabir’e gittiğimizi hatırlıyorum.
Oysa o yılarda işlediğimiz konular arasında TBMM’nin kuruluşu da vardı, Hititlerin nasıl bir uygarlık kurduklarını da okuyorduk, Cumhuriyet’in önemli kurumlarının nasıl çalıştığını da öğreniyorduk. Ama bir mahkeme salonu olsun görmemize fırsat tanınmamıştı.
Antalya kamu idaresi açısından olmasa da tarih ve tabiat şekilleri bakımından çok zengin bir kentti. O yıllarda Roma İmparatorluğu’nu tarih kitaplarından öğrenmeye çalışıyorduk. Büyük Roma İmparatoru Hadrianus’un hayatını ezberlemeye çalışıyorduk ama kimse bize iki adım ötemizdeki Üç Kapılar’ı Hadrianus’un zafer kazanan ordularını kutsamak için yaptırdığını söyleme gereğini bile hissetmiyordu. Coğrafya derslerinde fiyortların nasıl oluştuğunu öğreniyorduk ama her gün gördüğümüz Antalya falezlerinin nasıl oluştuğunu bilemiyorduk. Antalya’daki ilköğretim dönemimde sadece bir kez Aspendos’a gittik, o da okul pikniği için… Rahmetli babam meraklı olmasa Side Müzesi’ni, tarihi Perge ve Faselis kentlerini, Antalya Müzesi’ni, Yivli Minare’yi, Alanya’daki Kızıl Kule’yi ve Selçuklu tersanesini büyük bir ihtimalle hâlâ görmemiş olacaktım.
Gittiğim bütün dünya kentlerinde gezdiğim tarihi yerlerde ve müzelerde o kadar çok çocuk görüyorum ki, durumumuzu derya içinde olup deryayı bilmeyen balıklara benzetiyorum.
Washington’da, New York’ta, Berlin’de, Barselona’da, Roma’da, Lizbon’da ve adını hatırlayamadığım birçok başka kentte hep aynı manzaraya tanık oluyorum. 40-50 kişilik öğrenci grupları, başlarında bir-iki öğretmenle müzeleri, tarihi yerleri, kentin önemli merkezlerini geziyorlar. Kimisi ellerindeki defterlere gördüklerinin resmini çizmeye çalışıyor, kimisi öğretmenin anlattıklarını dinliyor, kimisi de sadece yaramazlık düşünüyor. Ama yaramazlık düşünenlerin bile o küçük geziler sırasında ders kitaplarından sayfalarca okusalar öğrenemeyecekleri kadar çok şey öğrendiklerine eminim. Hiçbir şey öğrenmiyorlarsa bile yaşadıkları kentin bir geçmişi olduğunu ve bu geçmişi korumanın iyi bir şey olduğunu öğreniyorlar ki bu bile başlı başına bir eğitim anlamına geliyor. Böyle öğrenilen şeylerin asla unutulmayacağını da kendi hayatımdan gayet iyi biliyorum.
Ben ilkokulu bitireli 30 seneden fazla oldu. Ama eğitim sistemimizin görerek ve gezerek eğitim konusunda hiç bir ilerleme kaydetmediğini kızım Yasemin’de izliyorum. İstanbul’un en iyi okullarından birinde okuyor ve anaokulu da dahil sekiz senedir gördükleri sadece Dolmabahçe Sarayı ve Belediye’nin ekmek fabrikası.. Bir de piknik için gittikleri Belgrad Ormanları…
Ülkemiz tarih eğitimi için adeta bir ‘laboratuvar ortamı’ sayılabilecek zenginliklere sahip. Coğrafya eğitimi için de öyle. Müfredat programlarını hazırlayanlar acaba derslere gezerek öğrenmeyi ekleme ihtiyacını neden hissetmiyorlar? Fatih’in gemileri Haliç’e nasıl indirdiğini anlatmak için sayfalarca yazı okutmak mı daha etkili bir eğitim yöntemi, Tepebaşı’ndan Haliç’e yapılacak bir yürüyüş mü? Osmanlı devlet sistemi ders kitaplarından mı daha kolay öğrenilir, Topkapı Sarayı ve Bab-ı åli’de yapılacak bir günlük bir geziyle mi?
Bu büyük imkânları kullanmamak sadece Türk çocuklarının yaramazlığı ve söz dinlemezliği ile açıklanabilir mi?