Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Evliliğin ölümü

 Amerikan Newsweek Dergisi’nin bu haftaki kapak konusu yazımla aynı başlığı taşıyor.

Newsweek’e göre özellikle Avrupa’da insanların evliliğe olan inancı artık bitmişti. Genç kuşaklar karşı cinsle birlikte yaşama ve hatta çocuk sahibi olma fikrine sıcak bakıyorlar ancak bu ilişkiyi resmiyete dökmeye yanaşmıyorlardı. Evliliğe artık kimsenin inancı kalmamıştı. En ilgi çekici olan haber ise evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınların yaş ortalamalarının 20’nin altında olmasıydı.

Son birkaç yılda İsveç’te dünyaya gelen bebeklerin neredeyse yarıya yakını evlilik dışı ilişkiden doğmuştu. Fransız Milli Araştırma Merkezi Başkanı Jean Claude Kaufmann bu tabloyu şu sözlerle yorumluyordu: “30 yıl önce evlilik kadınla erkek arasındaki bir ilişkinin başlangıcı olarak görülüyordu. Bugünse ilişkilerinin evlenme noktasına geldiğini gören çiftler ayrılmayı tercih ediyorlar.”

Neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir kurum olan evliliğin son otuz yılda böylesine yıkıcı bir etkiye maruz kalmasının bir sebebi olmalıydı.

Bunun yalnızca klasik ‘evlilik aşkı öldürür’ genellemesiyle açıklanamayacağını düşünüyorum.

Bunun ‘ahlakın’ bozulması ile de bir ilgisi olmamalı. Ben bunu çok daha geniş çapta, evrensel bir etkiye bağlamak yanlısıyım.

Geçen hafta bir konferans için Türkiye’ye de gelen Lester C. Thurow ‘Kapitalizmin Geleceği’ isimli kitabında komünizmin çökmesiyle birlikte rakipsiz kalan kapitalizmin yeni bir çehre edinmekte olduğunu yazıyor. Thurow’a göre kapitalizmin yeni yüzünü oluşturacak beş önemli etken var: Yapay beyin gücü, komünizmin sona ermesi, değişen nüfus yapısı, iletişim ve ulaşımın çok gelişmesi ve kendi değerlerini empoze edecek bir süper gücün olmaması.

Thurow, Radikal muhabiri Sibel Akbay’ın sorularını yanıtlarken de “sermayenin para değil, beceriler, eğilim ve organizasyon olduğu bir hale gelmesi kapitalizmi farklılaştırıyor’ derken, önümüzdeki yaşam biçimleri hakkında da ipuçları veriyor.

Klasik evlilik kurumunun evin içine hapsettiği ve sadece çocuk doğurmak görevini yüklediği kadının, değişen üretim düzeni ve yükselen eğitim düzeyi ile birlikte toplumda kendisine yeni roller arıyor olmasından kaynaklanıyor bu durum.

Thurow’un üzerinde çok durduğu köktendinciliğin yükselişinde (dikkatinizi bunun yalnızca İslamiyet ile ilgili olmadığına, diğer dinleri de kapsadığına çekmek isterim) de değişmekte olan toplumsal yapıya karşı bir direnişin etkin olduğunu düşünüyorum.

Çok şükür ki bizim ülkemizde henüz bu tür problemlerle uğraşmaya vaktimiz yok. Tansu Hanım’ın malları, Mesut Bey’in sözleri, Mehmet Bey’in çetesi derken biz bambaşka bir dünyaya kafasını daldırmış bir devekuşu gibiyiz.

Modern dünyanın sorunlarına aslında bu kadar uzak olmadığımızı bakalım ne zaman algılayacağız?