Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Görcü usulüne yeni boyut

Türkiye’yi, bir televizyon pembe dizisi gibi gördüğümü itiraf etmeliyim. Pembe dizileri biliyor olmalısınız. Her biri 4723 bölümden oluşan aşk, seks ve para öyküleri… Güzel kadınlar, kalemle çizilmiş suratlı erkekler, muhteşem evler, aynı kadına âşık olan kardeşler, mutlak kötü ve mutlak iyi insanlar…

Bu dizilerin ortak özelliği, öykünün bir türlü gelişememesidir. Arada on beş gün televizyonunuzu hiç açmasanız bile, seyretmeye başladığınız ilk bölümden itibaren konuya rahatlıkla nüfuz edebilirsiniz. Sanki o 15 gün hiç geçmemiş gibidir. Öyle ki kahramanların isimlerini bile aklınızda tutmanız gerekmez. Kimin kim olduğunu her bölümün başında ilk beş dakika içinde kolayca hatırlayabilirsiniz.

Tanrı günah yazmasın, Türkiye’yi işte böyle bir pembe diziye benzetiyorum.

Bir haftadır buralarda yoktum. Günün modasına uyarak bir ‘kış tatili’ yaptım. Bunun ‘kış’ tarafının benim için, ‘tatil’ tarafının Yasemin için olduğunu da söylemem gerekir mi, bilmiyorum. Neyse, zaten konumuz bu değil.

Döndüğümde her şeyi bıraktığım gibi buldum. Tıpkı bir pembe dizi gibi… Oyuncular aynı, roller aynı… Hiçbir şey kaçırmamıştım.

Televizyon dizisi yazanların uymak zorunda olduğu ‘altın kurallar’ vardır. Bir ana öykü sürerken, aradaki bölümlere de o bölüm içinde başlayıp biten küçük yan öykücükler sıkıştırılır. Böylece izleyicinin bitmek tükenmek bilmeyen hikâyeden sıkılmasının önüne geçilir.

Bir haftalık gazeteleri tararken böyle bir iki küçük öyküye de rastladım. Dedim ya ülkemiz büyük bir pembe dizi platosu..

Bunlardan Sibel Can ile Hakan Ural öyküsünü es geçiyorum. Ama bir tanesi var ki kendi başına bile gayet rahat bir dizi film haline getirilebilecek çapta. HalisToprak Ağa’nın evliliğinden (Allah bir yastıkta kocatsın) söz ediyorum.

Konunun en dikkat çekici yönünün ‘görücü usulü evlilik kurumu’na getirilen ‘a la Toprak’ yorum olduğunu düşünüyorum.

Sizin de dikkatinizi çekmiştir belki, Halis Ağa’ya eşini bulan ‘aracı’ bir şirketinin ‘insan kaynakları yöneticisi’ imiş.

Halis Bey’in yeni hanımı fabrikada çalışmak üzere bir Toprak şirketine başvurmuş, kendisine artık moda olduğu üzere ‘insan kaynakları’ bölümünde bir form doldurtulmuş, daha sonra Perihan Mağden’in ‘kaynak insanları’ dediği türden görevliler bu formu ekindeki fotoğraf ile Halis Ağa’ya yetiştirmişler. ‘Interview’ü Halis Ağa bizzat yapmış ve mutlu son!

Benim anlamakta güçlük çektiğim konu bu ‘insan kaynakları’ meselesi. Aslında tutucu biri sayılmam ama zaten ‘personel servisi’nin adının böyle değiştirilmiş olmasından gıcık kapıyordum. Ama takıntımın bununla ilgisi yok.

İki ihtimal var: Ya söz konusu insan kaynakları müdürü patronuyla çok içli dışlı ve gözüne kestirdiği kızların iş başvurularını ‘patron bir de buna bak’ diye ona götürüyor, ya da Halis Ağa evlenme kararı almış; kız arıyor, eşi dostu ve bu arada insan kaynakları servislerini de devreye sokuyor.

Söz konusu şirketlerden herhangi birine bir iş başvurum yok ama bunun biraz rahatsızlık verici olduğunu düşünüyorum.

Toprak grubu şirketlerine yapılan iş başvurularının tümü bir de bu gözle mi inceleniyor, diye merak ediyorum. Yani bekârları bir kenara ayırıp, bu patrona, bu oğluna, bu yeğenine diye bir tasnife mi tabi
tutuyorlar? Başvuru sahiplerinin bu tasniften haberi ve her şeyden önemlisi buna izni var mı?

Kişilik haklarının korunması, alınan özel bilginin iş dışı amaçlarda kullanılması gibi kavramlar ne oluyor? İşçi sendikaları, insan hakları savunucuları ve feministler bu konuda ne düşünüyorlar.

‘İnsan kaynakları’ gibi süslü kavramları Amerika’dan ithal ederken, ‘kişilik hakları’ gibi kavramları unutmak işte böyle ‘ala turka’ sonuçlar yaratıyor.