Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Mesut Yılmaz'ın sınavı

 Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi dışlayan ve Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla tanıdığı Rum yönetimi ile ortaklık sürecini başlatan kararının ardından ortaya koyduğumuz tepkilerden bir tanesi de Kıbrıs’ta yine “çözümsüzlüğü” gündeme getirmek oldu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, fırsattan istifade Rum yönetimi ile sürdürdüğü görüşmeleri keseceğini, yıllardır savunduğu federasyon tezinden vazgeçtiğini, hatta KKTC ile Türkiye arasında “kısmi entegrasyon”un bile söz konusu olabileceğini bile açıkladı.

Şimdi hep beraber düşünelim ve şu sorulara doğru yanıtlar bulalım.

Kıbrıs’ta kalıcı bir barış ortamı yaratmayı kendimiz ve Rumlar için mi istiyoruz, yoksa bunu başkaları bizden istedi diye mi yapıyoruz?

Biz Kıbrıs’ta 1974 yılındaki Rum darbesi ve arkasından gelen Türk askeri harekâtından sonra ortaya çıkan durumdan memnun muyuz?

Türkiye ile KKTC arasındaki kısmi de olsa bir entegrasyondan söz etmenin başımıza hangi yeni sorunları açacağını biliyor muyuz? Barış harekâtının hemen ardında başımıza geldiği gibi, dünyadan tecrit edilmiş bir Türkiye fikrine hazır mıyız?

Bu soruların doğru cevapları şöyle olmalı: Biz kalıcı bir barışı hem ada halkları hem de Türk ve Yunan halklarının karşılıklı mutluluğu ve selameti için istiyoruz. Avrupa ya da başkası bizden barışmamızı istediği için değil, kendimiz ve Kıbrıs’taki kardeşlerimiz için kalıcı bir huzur ortamı yaratmaya çalışıyoruz. Irak olayı da gösterdi ki, içerdeki iktidarları ve kamuoyu destekleri ne kadar kuvvetli olursa olsun, dünyadan tecrit edilmeyi göze alanlar, ülkelerini ve insanlarını büyük felaketlere sürükleyebiliyorlar.

Peki o zaman Avrupa Birliği’ne kızıp görüşmeleri kesmeye karar vermek ne demek oluyor?

Çözümsüzlüğü Kıbrıs politikasının temeli haline getirmek ne Türkiye’ye, ne de adadaki Türklere bir yarar getirmez. Kıbrıs’ta görüşmeleri keserek, boyumuzdan büyük entegrasyon lafları ederek Avrupa Birliği’ni cezalandırabileceğini zannedenler fena halde yanılırlar ve bu yanılgının bedelini hep birlikte öderiz.

Benzer bir yaklaşımı Avrupa Birliği ile ticaret ve Gümrük birliği konusunda da sergiliyoruz. Avrupa ile ticareti kesmekten, Gümrük Birliği’ni askıya almaktan, Avrupa’dan ithalata sınırlamalar ve zorluklar getirmekten söz ediyoruz. Sanki Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasındaki ticari ilişkilerden yararlanan yalnızca Avrupalılarmış gibi… Sanki bu kararlarımızla 375 milyonluk dev bir Avrupa pazarından vazgeçebilirmişiz gibi…

Ticaret, tanımı gereği karşılıklı çıkarların gözetildiği bir iştir ve günlük politik gelişmeler karşısında bir silah olarak kullanılırsa, zararı kullanana da dokunur. Bu zarar Avrupa’yı nezle ederse, bizi zatürreeden götürür bunu da unutmamak gerekir.

Avrupa Birliği ile ilişkiler Türkiye’nin tarihi bir seçimidir ve bulunduğumuz coğrafyanın bize dayattığı bir kaderdir. Öfke nöbetlerine kapılarak atılan milliyetçi nutuklarla belki geniş halk kitlelerini geçici olarak tatmin edebiliriz ama bunun zararı en çok bize dokunur.

Mesut Yılmaz’ın bir politikacı olarak önündeki sınav da işte budur: Hamasi nutuklarla günü idare eden bir politikacı olarak mı tarihe geçecek, yoksa her şart altında ulusunun gerçek çıkarının nerede olduğunu gören ve bunun koşullarını yaratmaya çalışan bir devlet adamı olarak mı?